|
Devriye Kuramı üzerine Muhabbet
Kategori: YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Eki 13th, 2010Ekleyen: Rıza Aydın
...
Sizi bilmem ama ben Aleviliği ana dilimi öğrendiğim gibi anamdan, babamdan, ebemden, dedemden öğrendim. O zamanlar / toyken onlardan duyup öğrendiklerimin Alevilik olduğunu bilmiyordum; köyümüzden / evimizden çıkıp ta başka başka diyarlara gidince, oralarda başkalarında gördüklerimi oralarda duyduklarımı bunlar arasındaki farkı fark etmeye başlayınca aradaki farkın Alevilik olduğuna kanaat getirdim. Aradaki farkı fark edip de, bulunduğum ortamlarda duyduklarıma müdahale edip, “dostlar etmeyin eylemeyin görünenle gerçek aynı değil”, benim bildiğim benim gördüğüm, benim duyduğum bunlar diye anlatmaya başlayıp ta farkı fark ettirmeye çalışınca da adım hemencecik Kızılbaş’a çıkıverdi. Bundan sonra kimi yoldaşlarım beni görüp hal hatır edeceği zaman “Kızılbaş kardeş / Kızılbaş yoldaşım ne haber” demeye, bir muhabbete söze katılmak istediğimde de “buyur Kızılbaş yoldaş yâda söz şimdi Kızılbaş yoldaşın” diye takdim edilmeye başlandım. Yani anlayacağınız bu Kızılbaşlık benliğime, üstüme başıma öyle bir sinmişti ki ben bunu itiraf etmesem de bu bir yerlerimden anlaşılıyordu zahir. Bu benim tercihimden başka bir şeydi yani. Dinleyenlere komik gelecek belki ama Sıkı yönetim mahkemesinde yargılanırken, savcı iddianameye adımı “Ali Rıza” diye yazmıştı, kaç kez mahkemeden “Hakim bey adım Rıza Aydın nüfusa öyle kayıtlıyım, nüfus cüzdanım dosyanızda var, desem de hakim “Sanık ne kadar adım Rıza Aydın dese de kayıtlarımızda Ali Rıza diye gözükmektedir” dedi; bu mahkeme kararında bile aynen böyle geçiyor. Hatta dahada komiğini söyleyeyim, -cezaevinden çıkıp normal hayata döndüğümde- Adli sicil kaydı alacağım zaman “Rıza Aydın” dersem bir şey çıkmaz pürü pak görünürdüm, ama “Ali Rıza Aydın” dersem tüm künyem ortaya dökülürdü; bu bazı zamanlar işime bile yaramıştır. Kadere inanmadığımdan, bütün bunların bir tesadüf olduğuna inanırım hala. Bütün bunlar, küçüklüğümde merak edip sorduğum sorulara, bir oyun oynar gibi, anamın ebemin babamın bana anlatırken verdiği kültürün etkisidir derim; mükafatı yada cezası ne sayarsanız sayın artık. Nice zaman sonra ben bunları fark edip bilincime çıkararak, bu doğal hayatımda öğrendiklerimi Yunusları, Pir Sultanları okuyarak taçlandırmışımdır. Ol hikâye bundan ibarettir. Eee bunu nereden biliyorsun diyeceksiniz belki. Bunu şimdi şuradan çıkarıyorum; ebemin gardaşı savaşa gidip / götürülüp oradan geri gelmemiş, gardaşının bir tek çocuğu vardı Hüseyin Acırlıoğlu dedelik ederdi. Onu herkes Acırlıoğlu diye bilir böyle tanırdı. Bende küçükken adının bu olduğunu sanıyordum. Ama biz ona hep dayı dedik, niye çünkü anam ona dayı diyordu. Bu yüzden bizde ona dayı derdik. Sonra bir gün Şarkışla’dan bize misafir gelen İmam Hatip Öğretmenlerine, sizi köyümüzün en renkli kişisiyle dedesiyle tanıştırayım çok ilginç bir adamdır deyip dayımın yanına götürünce adının Hüseyin olduğunu anladık. Belki bende sahiden burada adının bu olduğunu fark ettim. Yoksa o benim dayımdı, dedeydi, herkes ona Acırlıoğlu diyordu. Acırlıoğlu Nazlım Abdal Ocağına bağlı bir dedeydi. Nazlım Abdal’ın türbesi Sızır’da bulunur, oraya zaman zaman ziyarete giderler. Babama göre, bizim havalinin/ bizim yörenin en ünlü ozanı aşık Veliydi; ona göre yöre aşıklarını en çok etkileyen de oydu. İğdecikli Aşık Veli, Hamdüllah Çalebiye bağlıydı, onu pir kabul etmişti ama Kemter’in yanında yetişmiş, ondan el almış ustalığı ondan öğrenmişti. Babama göre, yola girecek bir canın bir rehberi, bir piri birde ustazı mutlaka olmalıydı. Ona göre kişi kendi kendine kemalete eremezdi, o sık sık şakaya getirip “bizim dünyamızda, tarikata girip tarikatta tek başına yol almak isteyen talip pek hoş karşılanmaz” derdi. Eskiden, muhabbet bağına yenile gerip saz çalacak aşığa bile “pirin kim, rehberin kim, ustazın kim’ diye sorarlarmış” derdi. Yolun bu özelliğini Hatayi’nin bir dörtlüğünde şöyle dile getirdiğini gördüm: Bu dünya durdukça eğer dursan da On dünya dolusu kitap görsen de Her harfine bin bir mana versen de. Mürşid-i kamile varmadan olmaz. İşte yöremizi bu kadar etkileyen aşık Veli’nin ustazı Kemter Baba bir dörtlüğünde devriye kuramına dokunup şöyle diyor: “Kemteriyem yeryüzünde bittikçe. / Çok kalıp eskittim gelip gittikçe.” Kemter baba namı diğer Kalalı Aşık Kemter bu aleme yedi kez gelip gittiğini söylermiş; yada bir muhabbetinde böyle demiş. Bir gün bir muhabbet bağında saz çalıp demlenirken, söz dönüp dolaşıp yine buraya gelmiş. Aşığa “yahu aşık baba kerem eyle” demişler, bu gelip gidişlerinden bugüne hiç bir nişane kalmadı mı” diye ısrar edip sorunca aşık çoşa gelip sırrın aşikar eyleyivermiş. Demiş ki, “bir seferinde bir çerçicinin aygırıydım. Yumurta alış verişi yapan çerçici beni Hatun Pınarının başına bir sikke ile bağlamıştı. O anda yanımızdan bir yılkı geçiyordu. Yılkıdaki kısraklardan birine gönlüm düştü, sikkeyi kırıp onların peşine koştum. Hatun Pınarın başını bir eşeleyip deşeleyin bakalım belki o sikkeden biz iz kalmıştır” deyi vermiş. Bunu duyan köylüler durur mu hiç, sabah olunca doğruca Hatun Pınarının başına gidip orayı eşeleyip deşelemeye başlamışlar. Hatun Pınarının başını biraz eşeleyip deşelerken toprağın derinlerinden çürümüş, adeta bir çuvaldız gibi kalmış ucu zincirli bir sikke kalıntısı bulmuşlar. “Aha bu” deyip gelip aşığa düşenlerde olmuş, “adam sende işte attı tuttu” diyenlerde olmuş. Nereye gidiyorsun demiş İmam Üseyin efendim. Adam: “bunlar nereye gidiyorsa bende bunlarla gidiyom” demiş. “Dön” demiş, “Hayır sen gidemezsin” demiş İmam Üseyin “senin işleğin işlek değil. Sen babama hizmet etmişin ama ölçüde tartıda doğruluktan sapmışın, senin bu defterde adın yok, sen dön, sen bunlarla gidemezsin” demiş. O nazlımya -babam öyle derdi / Nazlım Üseyin derler bizimkiler ona- onu dinlememiş yürümüş. Acik ileriye daha varınca önüne bir hücre daha gelmiş, oradan önüne İmam Hasan efendim çıkmış. O sert,“dön” demiş, sen gidemezsin. Senin işleğin işlek değil, dön demiş. Onunla giderim gidemezsin diye uğraşırken adam uyanmış. Adam dünyadan göçünce, çocuklar Hazreti Ali efendimin yanında durup ona hizmet etmeye devam etmişler. Bir gün Hazreti Ali çocukları yanına çağırıp, “çocuklar” demiş, “siz babanızın hangi gılapta geldiğini biliyormuşsunuz”. Çocuklar demişler ki, “aman elaman medet muret biz nereden bilek batın ilmi senin elinde batın ilmini sen binin” demişler. O zaman Hazreti Ali efendim demiş ki: oğlum bak babanız yılan donuna girdi, şooo delikten çıkıp çıkıp giriyor. Bunu dağitleyin (denitleyin / gözetleyin), çıkarak öldürün demiş diyor. Sonra çocuklar orayı dağıntlemişler bir gün yılan çıkışın yılanı öldürmüşler. Aradan bir haylı zaman daha geçtikten sonra, yine bir gün Ali çocukları yanına çağırıp: “çocuklar babanızın şimdi ne gılapta geldiğini biliyor musunuz” demiş. Demişler ki, “aman eleman medet mürvet biz ne bilek, batın ilmi senin elinde batın ilmini sen bilirsin. Oğlum demiş, köye bir bezirgan gelmiş -biz çerçici derdik- bakın bu bezirgandaki eşşeğin sıpası şo sıpa demiş, o sizin babanız. Gidin o sıpanın boynuna sarılın, illada bu sıpayı alacağız deyin; üç isterse beş verin, illada alın, alıncada onu götürüp bir yerde öldürün. Çocuklar Ali’nin dediğini yapıp çerçiciden o sıpayı alıp öldürmüşler. Çocuklar oradan Hazreti Âli efendimin yanına gelmişler. O zaman Ali o çocuklardan birini deryalar bekçisi yapmış, birini de Hızır Nebi. Bunları anam, babam, dedem böyle anlatırdı. Dedem hiç durmadan, sende iki üç kere Hacı Bektaş’a gidermiş /giderdi. Dedeydi. Eşşeğine biner buradan Hacı Bektaş’a giderdi. Evvelki dedeler oradan izin almadan dedeliğe çıkmazlarmış, izinsiz hiç gidemezlermiş. Gidip Hünkar postunda oturandan yazı alacaksın, mühürleteceksin, onu gittiğin yerlerdeki taliplerine göstereceksin, ben oradan vekaletimi aldım diye yoksa dedeliğe gidilemezdi. Bu böyle yavrum. Ben anamdan babamdan böyle gördüm böylede duydum. Ben ne aldıysam anamdan aldım. Anamda dedesinden almış, artık unutuyorum. Onlar bunları böyle derdi.” Benim sosyal çevremin çoğu solcudur. Böyle bir konuyu onlara açacak olsam şimdi, bunu onlara anlatsam yani “yahu Rıza şen şimdi bunlara inanıyor musun, bu çağda buna hala inanan olur mu hiç deyip sözümü boğazımda tıkarlar. Halbuki burada benim ne düşündüğümün önemi yok, önemli olan anam, inanın anam bunlara içtenlikle inanıyor, onun gibi inanan Aleviler biliyorum. Benim için önemli olan bu, yani buna inanan insanlarla onların inançları. Sözü daha fazla uzatmadan onlar gibi inanmış, iki Alevi ozanımızın Devriyesini buraya yazarak sözümü bağlamak istiyorum. Aşk ola. Aşı muhabbetlerimiz daim ola. Cihan var olmadan ketm-i ademden.
Hak ile birlikte yektaş idim ben. Yarattık bu mülkü çünkü o demde yaptık tasvîrini nakkaş idim ben. Anâsırdan bir libâsa büründüm. Nâr ü bâd ü âb ü hâktan göründüm. Hayrül-beşer ,ile dünyaya geldim Âdem ile bile bir yaş idim ben. Âdem’in sülbundan Şid olup geldim. Nûh-i Nebî oldum tûfâna daldım. Bir zaman bu mülke İbrâahim oldum. ishak Ya’kub Y’usuf oldum bir zaman Eyyub geldim çok çağırdım el-aman Kurt yedi vücûdum kan yaş idim ben. Zekeriyyâ ile beni biçtiler. Yahya ile kanım yere saçtılar. Davut geldim çok peşime düştüler. Rûhül-Kudüs olup Meryem’e erdim. Cümle evliyaya ben rehber oldum Muciz murg-ı şeb-i huffâş idim ben. Sulb-i pederinden Ahmet-i Muhtâr Olup da cihana geldim âşikar. Ali ile çok takındım Zülfekâr. Kul iken zât ile sırdâş idim ben. Tefekkür eyledim ben kendi kendim. Mucize görmeden imâna geldim. Şâh-ı merdan ile Düldül’e bindim. Zülfekar bağlandım tığ taşıdım ben. Sehakum hamrinden içildi şerbet. Kuruldu ayn-i cem ettik muhabbet. Meydana açıldı sırr-ı hakıykat. Biat ettik cümle Resûlullâh’tan. Haber verdi bize seyri fillâhtan. Selmân-ı pâk ile yoldai idim ben. Şükür matlûbumu getirdim ele. Gül oldum feryâdı verdim bülbüle. Cem’olduk bir yere Ehl-i beyt ile. Sırrı fâş etmedik asla bir kula. Kerbelâ’da İmam Hüsey’le bile. Pak ettim dâmeni gül taşıdım ben. Şu fenâ mülküne çok geldim gittim. Yağmur olup yağdım ot olup bittim. Urum diyârını ben irşâd ettim. Horasan’dan gelen Bektaş idim ben. Gâhi nebi gâhi veli göründüm. Gâhi uslu gâhi deli göründüm. Gâhi Ahmet gâhi Alî göründüm. Kimse bilmez sırrım kallâş idim ben. Hamdü lillâh şimdi Şîrî dediler. Kimseler bu remzi fehmetmediler. Daha Allah ile cihan yoğ iken. Biz onu var edip ilân eyledik Hakk’a hiç bir lâyık mekân yoğ iken. Hanemize alık, mihman eyledik. Kendisinin henüz ismi yok idi. İsmi şöyle dursun, cismi yok idi. Hiç bir kıyafeti, resmi yok idi. Şekil verip tıpkı insan eyledik. Allah ile işte burda birleştik. Nokta-î âmaya girdik, yerleştik. Sırr-ı küntü kenzi orda söyleştik. İsm-i şerifini Rahman eyledik. Âşikar olunca zat-ü sıfatı. Kün, dedik, var ettik bu semâvatı. Birlikte yarattık hep kâinatı. Nam-u nişanını cihan eyledik. Yerleri gökleri yaptık yedi kat. Altı günde tamam oldu kâinat. Yarattık içinde bunca mahlûkat. Erzakını verdik, ihsan eyledik. Asılsız fasılsız yaptık cenneti. Huri, gılmanlara verdik zineti. Türlü vaitlerle her bir milleti. Sevindirip şad-ü handan eyledik. Bir cehennem kazdık gayetin derin. Laf ateşi ile eyledik tezyin. Kıldan gayet ince, kılıçtan kesiki. Arşü, kürsü gezdik durduk bir zaman. Boş kalmasın diye bu kevn-ü mekân. Âdem’in hakkını ferman eyledik. Ârif olan bilir sırr-ı müphemi. İzhat etmek için İsim-i Âzam’i. Çamurdan yoğurduk, yaptık âdem’i. Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik. Âdem ile Havva birlşk idiler. Ne güzel bir mekân bulduk, dediler. Cennetin içinde buğday yediler. Sürdük, bir tarafa, puyan eyledik. Âdem’le Havva’dan geldi çok insan. Nebi’ler, veliler oldu nümâyen. Yüz bin kere doldu boşaldı cihan. Nuh Nebîyyullah’a Tüfan eyledik. Salih’e bir deve eyledik ihsan. Kayanın içinden çıktı nâ-gehan. Pek çokları buna etmedi iman. Hazreti Musa’yı Turda okuttuk. Şit’i çulha yaptık, bezler dokuttuk. İdris’e biçtirip kaftan eyledik. Süleymanı dehre sultan eyledik. Eyyub’a acıdık, derman eyledik. Yakup’u ağlattık, nâlan eyledik. Musa’yı Şuayb’a çoban eyledik. Yusufu kuyuya attırmış idik. Mısır’da kul diye sattırmış idik. Zalihayı ona çattırmış idik. Zellesinden bend-i zindan eyledik. Davut peygambere çaldırdık udu. Kazandan kurtardık Lût ile Hûd’u. Bak ne hale koyduk nâr-ı Nemrud’u. İbrahime bağ-u bostan eyledik. İsmail’e bedel cennetten kurban. Gönderdik şad oldu Hali-ürrahman. Balığın karnında bir haylı zaman. Yunus Peygamber’e mekân eyledik. Bir mescide soktuk Meryem Ana’yı. Pedersiz doğurttuk orda İsa’yı. Bir ağaç içinde Zekeriyya’yı. Biçtirip kanını rizan eyledik. Beyt-ül Mukaddes’te Kudüs şehrinde. Nehr-i Şeria’da, Erden nehrinde. Tathir etmek için günün birinde. Yahya’yı, İsa’yı uryan eyledik. Böyle cilvelerle vakit geçirdik. Bu enbiya ile çok iş bitirdik. Başka bir Nebî-i zişan getirdik. Anın her nutkunu Kur’an eyledik. Küffarı, Kureyş’i ettik bahane. Muhammet Mustafa geldi cihana. Hakkı davet etmek için imana. Murtaza’yı ona ihvan eyledik. Ona kıyas olmaz asla bir nebi. Nebiler şahıdır, Hakk’ın habibi. Dünyanın, ukbanın odur sebebi. Biz onu nebî-i zişan eyledik. Hak, Muhammed, Ali ile birleştik. Hep beraber “Kabe kavseyn”e gittik. Kuşdilidir, bunu Süleyman anlar. Bu sırr-ı müphemi âriflan anlar. Çünkü cahillerden pinhan eyledik. Hak ile Hak idik biz ezelide. Tâ rûz-ı Elest’te, Kalubeli’de. Mekân-ı Hüda’da, bezm-i celide. İnsan suretinde kaldı bir hayvan. Bizden ayrı değil,Haret-i Suphan. Bunu Kur’an ile ayan eyledik. Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır. Doğan, ölen, yapan, bozan hep Hak’tır. Her nereye baksan Hakk-ı mutlaktır. Ahval-i vahdeti beyan eyledik. Vahdet sarayına girenler için. Hakk’ı hakkal-yakın görenler için. Bu sırrı HARABÎ, bilenler için. Birlik meydanında cevlân eyledik. 1Acırlıoğlu bir zamanlar benim için sadece dedemin yada dedelik eden dedelerimin adıydı, sonra bu adı Şah İsmail’le ilgili şeyler okurken görünce dikkat ettim bundan sonra başka yerlerde de rastladığım oldu. Sizde bu ada dikkat edin belki sizde bir şeyler okurken bir yerlerde rastlayabilirsiniz. 1Öldü yerine herkes için dünyadan göçtü derlerdi, dünyadan göcenlere ruhu kolay dönsün, kolay gelsin anlamında “ruhu asan olsun” derlerdi, dünyadan göçen kişi kemalete ermiş biri ise örneğin Hacı Bektaş Çelebilerinden birisi dünyadan göçmüş ise ona “Hakka yürüdü” derlerdi. |
|