|
Alevilik Tarihsel Ayrılklar
Kategori: YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Eki 17th, 2010Ekleyen: Rıza Aydın
...
“Yedi kere ben bu cihana geldim Arşta duran iki nişan bendedir Yerde gökte tanrı diye ararlar Biz Hakk’ı severiz Hak’da bendedir[1]” ALEVİLİK TARİHSEL AYRILKLAR. Aleviler inanışlarına bağlı kendi yaşam biçimini adlandırırken yol derler; buna bir din, mezhep yada tarikat demek yerine bizim yolumuz vardır diye tanımlarlar. Bu bürün alevi ozanlarında vardır örneğin, Pir Sultan “Yolumuzu yol eyledik / Halimizi hal eyledik / Her çiçekten bal eyledik / Arıya saydılar bizi” der. Bu konuda en çok bilinen sözse Nesimin söyleyiş biçimidir: “Sorma be birader mezhebimizi biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.” Anadolu’nun havasından suyuna, taşından toprağına etki etmiş olan bu kadim yolda, yol alınırken zaman içinde bazı ayrılıklar çıkmıştır. Bugünde izleri görülen bu ayrılıkların zaman içinde çıkış nedenleri kayboldukça anlaşılmaları da zorlaşmıştır. Bugün bazen pat diye sorulur, Alevi, Kızılbaş, Bektaşi yada Babağan kolu, Çelebi kolu ne demek bu ayrılıklar nerden kaynaklanır aralarında ne fark vardır diye, sorulura yanlış bir bilgi vermemek için susarım. Bütün bunların cevabını bu yolun tarihsel sürecini inceleyerek İhtırımcı yâda Ihtırıcı adını verdiğim çalışmada verecektim. Ancak o çalışma uzadığı için, burada kısaca bu ayrılıkların özce anlaşılması için günümüzden geçmişe iki ayrılıktan söz etmek istiyorum; diğer ayrılıklarda bunlar gibidir. Tarihsel olguları yâda tarihsel ayrılıkları iyice anlayıp bunların bazı hassasiyetlerini bir birine karıştırmamak için, bunların tarih içindeki oluşum sürecini, bunların hangi tarihsel koşulların zorlaması sonucu oluştuğunu, bu ayrılık yada olgunun gün yüzüne çıktıktan sonra toplumu nasıl etkilediğini en yüksek aşamaya nasıl geldiğini ne zaman etkisizleşip kaybolduğuna bakmak gerekir. [2] Bu ayrılıklar incelendiğinde görülecektir ki, bunlar özünde halk içinde gelişen bu akımlara, devletin müdahale etmesi yada devletin bunları denetim altına alma istemi sonucu çıkmışlardır. Toplumdaki ideolojik farklılıklar gelişip kitleselleşince, örneğin dini akımları devlet denetimine aldığında bunların yapısında köklü değişiklikler olur, buda ayrılıkları doğurur. Bunun en bilinen örneği üç yüz yıl devletin yasakladığı, ezdiği Hıristiyanlığın devletle birleşip onun denetimine girmesiyle geçirdiği değişimdir. Orta çağ karanlığının çökmesine engizisyon döneminin başlamasına bu sebep olmuştur. “Anlatılan seninde hikayendir[3]” hesabı toplumsal hareketlerin bilinçli – akıllı önderleri bundan gerekli dersleri çıkarmaya çalışmışlardır. Örneğin işçi sınıfını örgütlemeye çalışan önderlikler bu endişelerini açık aleni tartışmışlardır. Anadolu’nun devlet dışında gelişen en kadım halk hareketi olan Alevilik içinde bu, bu günlerde Aleviliğin Diyanet İşleri Başkanlı varı bir kurumla devletinin çatısı altına alınması, Alevilerin Din adamı konumunda olan DEDELERİN genel devlet bütçesinden maaşa bağlanması isteğinde bulunanlar ile buna karşı olanlar şeklinde ortaya çıkıyor. Bu konudaki bir girişim ile bunun tarihsel bir benzerini kısaca inceleyip bu gelişmelere dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği gibi Sayın Prof İzzettin Doğan’ın kurduğu, kısaca Cem Vakfı diye bilinen Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı bunun (Alevilerin devlet bünyesine alınmasının) mücadelesini veriyor. Geçtiğimiz günlerde bu istemle AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine) bir başvuruda bulundular. Bu haber önce televizyonun ajanslarında duyurulmuş, sonrada CEM Vakfının yarı resmi –yada resmi yayın organı olan habercem web sitesinde duyuruldu. Haberi orada anlatıldığı gibi aktarıyorum: “Aleviler AİHM’e gidiyor” “Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracaklarını söyledi. Prf. Dr. İzzettin Doğan, düzenlediği basın toplantısında, hukuk sisteminde din hizmetleri kavramının, kamu hizmeti olarak düşünüldüğünü ve anayasal düzende de bu şekilde yer aldığını belirtti. Cem Vakfı Hukuk Komisyonu tarafından Başbakanlık aleyhine 2005 yılında, ”Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, cemevlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” taleplerini içeren bir dava açıldığını hatırlatan İzzettin Doğan, önce İdare Mahkemesine giden davanın reddedildiğini, bu ret kararının Danıştay tarafından da onandığını dile getirdi. ”Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmiş olduğu için haklarımızı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde arayacağız. Bugün, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracağız. Biz bu hakkı referandumdan önce, bugün kullanıyoruz. Hükümetin hazırladığı anayasa değişikliği paketinde, Anayasa Mahkemesine kişisel, bireysel başvuru hakkı tanınıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, yurttaşların böyle bir hakkı kullanması, iç hukuk yollarına yeni bir hukuk yolunun eklendiği anlamı çıkartabilir. Hukuken mümkündür ve doğrudur. 12 Eylülde referandum sonucunun ‘evet’ çıkması durumunda, biz bu hakkımızı kullanmaktan yoksun kalabilirdik. Yani mahkeme bize, savunma olarak Anayasa Mahkemesini de tüketin ondan sonra başvurunuzu değerlendirmeye alalım diyebilirdi.” Haberi şu adresten buraya kopyaladım isteyen bakabilir: http://habercem.com.tr/n-104611-alev…ms_ss=facebook. Cem Vakfının basın bürosunda görevli olan sayın Ayhan Aydın’da konu ile ilgili yazdığı bir yazıda haberi şöyle duyuruyor: “İzzettin Doğan, Aleviler’in dava konusu olan isteklerini, “Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, Cem evlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” diye sıraladı.” Referandum dolayısıyla üzerinde hiç durulmayan bu konunun, üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıyı yazma nedenimde bu. Sayın İzzettin Doğanın ülkemiz için böyle bir istekle AİHM başvuruda buluma kararını alırlarken, kimlerle konuştu, kimlere danıştı, kendi kendiyle ne kadar tefekkürde bulundu bilemem, ama bizler, başta Demokratik Alevi Örgütlülüğü olmak üzere bunu yolun diliyle sorup sorgulayıp konuşmalıyız. Öncelikle şunu söyleyeyim ben hukukçu değilim, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) hangi standartlara, hangi hukuk normlarına göre karar verir onu tam olarak bilmiyorum. Sadece akıl yürütüyorum: AİHM kararlarını verirken muasır medeniyet seviyesi (de) dediğimiz Avrupa hukuk sistemin kurarlarına göre mi karar varır yoksa başvuran ülkenin kurarlarına göre mi karar verir? Hukukçu olmasam da AİHM kendi – Avrupa Hukuk normlarına (standartlarına) göre karar vereceğini vermesinin normal olacağını bekliyorum, böyle akıl yürütüyorum. Danışıp konuşmak istediğim ilk konuda bu. Örneğin şöyle düşünüyorum: Almanya’daki Alevi Örgütleri, Almanya’daki din hizmetlerini yürüten dedelerin, bu hizmetlerinin kamu hizmeti sayılmasını isteyip bu yüzden bu dedelere genel bütçeden maaş verilmesi isteği ile AİHM başvuruda bulunsa AİHM bunu nasıl karşılar? Ne karar alır. Sanırım şöyle bir karar alır: Almanya’da dini hizmetler kamu hizmeti olarak görünmez, bu yüzdende Almanya’da ne Kiliselere nede papazlara genel bütçeden pay ayrılmaz, tıpkı bunun gibi Alevi Din görevlisi olan dedelerin de kamu hizmeti yaptığını kabul edip onlara maaş bağlanması hakkındaki isteğiniz yersizdir diye mi karar verir. Sanırım böyle karar verir. Ben onlardan böyle bir karar vermelerini beklerim. Bu akıl yürütmem genel hukuk ilkeleriyle çelişir mi bilmem? Kafamdaki soru şu: AİHM, bu davayı Avrupa hukukuna göre karar verirde reddederse ne olur, yok Avrupa Hukukunu göz önüne almazda, Türkiye’nin kendi iç hukukuna göre karar alırsa ne olur. Bizleri, ülkemizi, ülkemizdeki laiklik mücadelemizi bu nasıl etkiler. Ancak bu bir hukuk davası değildir. Bu insanlığa çok acılar vermiş bir politik toplumsal davadır, Avrupalı bunu hepimizden iyi bilir; bu dinle devletin bir birleriyle birleşip birleşmemesi konusudur. Bu laiklik mücadelesinin özüdür. Hıristiyanlık Roma imparatorluğunda kölelerin, en alta kalıp ezilen tabakaların dini olarak doğmuştur, onların ezilmişlinin vicdanını rahatlatan bu dünyada çektiklerinin hesabının öte dünyada mutlaka sorulacağı inancına dayanır. Bu anlamda Hıristiyanlık o günün vicdansız toplumunun vicdanıdır, ezilen acı çeken alttaki tabakaların bu çektiklerinin hesabının öte dünyadaki ilahi bir adaletle hesabının sorulacağı inancını onlara vererek bu acı çeken insanların yüreklerine su serper. Onları böylece rahatlatır. Üç yüz yıl devletin (Roma İmparatorluğunun) ezdiği, kovuşturduğu gizliden gizliye sürdürülen bu din doğuşundan yaklaşık olarak üç yüz yıl sonra devletle anlaşır Roma İmparatorluğunun devlet dini haline gelir. Bundan sonra ezilenlerin örgütü olarak doğmuş olan Hıristiyanlık ezenlerin hizmetinde devletin bir baskı gücü haline gelir. Orta Çağ karanlığı denilen Engizisyon dönemi bunun ürünüdür buradan doğup gelişir. Bundan sonra insanlık dini devletten ayırmak için mücadele vermeye başlar. Bugün aydınlanma dediğimiz Laiklik denilen sistem işte birleşen bu iki gücün, dinle devletin tekrar birbirlerinden ayrılmasından doğar[4]. Avrupa bunu başarıp bu aşamaya gelmek için çok acılar çekip çok mücadeleler vermiştir. Şimdi burada bütün bunları, bu süreçleri anlatmaya kalkarsam söz uzar. Anadolu toprağında bunun yani dinle devletin birleşmemesi mücadelesi yeni değildir. Anadolu’da bugün yaşayan Alevilik özünde bu mücadelenin de bir ürünüdür. Şimdi kısaca bunun öyküsüne bakalım. Bu mücadeleleri bir de bu gözle gözden geçirelim. Bilindiği gibi, Osmanlı imparatorluğunun kurumları, kendine örnek aldığı Bizans’ın kurumlarına benzerdi. Bizans’ta olduğu gibi Osmanlıda din Padişahın emrindeydi. Zillullahi fiealem (Allahın yeryüzündeki gölgesi) diye anılan Padişah, aynı zamanda Halife sıfatını da taşıdığından, Şeyhülislam’ı atadığı gibi ona emrettiği karaları da aldırıyordu. Zaten Sünnilik dini, bir sistem olarak Emevi devletinin emrinde, onun kuluçkasında doğmuş orada gelişmesini tamamlamış bir dini ekoldü; bu yüzden orda bir sorun olmadı. Osmanlı Devletinde, Allahın arz (yer) üzerindeki gölgesi olan Padişah ne buyursa o hemencecik dininde buyruğu oluveriyordu. Osmanlı Devleti 1516’dan sonra, bütün Anadolu’yu istila etmeye başladı.[5] Suluca Kara Höyük Köyünün (yani bugünkü Hacıbektaş’ın ) de içinde olduğu Dulkadiroğluları beyliğini de zorla, kanlı bir şekilde istila edip[6] oraya da hükmetmeye başladı. Hacıbektaş Tekkesi Dulkadiroğlu Beyliğinin sınırları içinde üç yüz yıldır gelenekselleşmiş bir yaşam sürdürüyordu. Osmanlı Devleti, Dulkadiroğlu Beyliğini İşgal edince Dulkadiroğlu Beyliğinde faaliyetlerini sürdüren Hace Bektaş Tekkesinde yaşayan Aleviliğin gelenekselleşmiş işleyişini de bozup, kendi sistemini oraya da dayatmak istedi. İşte sorunda tam buradan çıktı. Osmanlı orayı, yani Hacıbektaş tekkesini yöneten postnişinliği, tıpkı Sünni dinini yönettiği gibi yönetmek amacıyla, Hacıbektaş Tekkesine postişin olması için Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşayı oraya gönderdi. Server Paşa, Hacıbektaş’a ilk geldiğinde Şah Kalender Çelebinin gücü karşısında ondan çekinip ilçeyi terk etmek zorunda kaldı; yani Şah[7] Kalender Çelebi[8] köylerinden onu kovdu. Sonra Şah Kalender Çelebi huruç eylemi başladı; bu huruç eylemi 1528 de kanla bastırılıp Kızılbaş direnişi susturulunca, bir müddet sonra Sever Paşa yeniden Hacıbektaş köyüne gelip oraları – yani Hacıbektaş Tekkesini oradaki kurumları vs. Osmanlı Devleti adına işgal edip ele geçirerek, oradan Kızılbaşları yönetmeye çalıştı. Kanuninin Kaynı, Server Paşanın, Suluca Kara Höyük’e yeniden gelişinin tarihi, bu aynı zamanda Kızılbaşlıktaki iki başlılığın – bölünmenin de başlangıç tarihidir, bunun 1551- 1552 yılları olduğu konusunda fikir birliği vardır[9]. Konuya vakıf olanların gayet iyi bildiği gibi, Kanuni Sultan Süleyman’ın kayın biraderi olan, zat-ı muhterem Server Paşanın Kızılbaş süreğince bilinen adı Sersem Ali Baba’dır. Sersem Ali Baba, Suluca Kara Höyüğe, Balım Sultandan hemen sonra gelmiş ama Şah Kalender Çelebi sağ iken, onu gücü karşısında orada tutunamayıp geri gitmiştir. Sersem Ali Babanın Şah Kalender Çelebi katledildikten sonra, Suluca Kara Höyüğe (Yani Hacıbektaş’a) bu- ikinci gelişiyle Kızılbaşlıkta yeni bir dönem yeni bir baş doğmuştur; böylece Suluca Kara Höyükte, Osmanlının atadığı Dede Baba denen Alevilere bağlı olanlarla, eski geleneği sürdüren Çelebilere bağlı olan Kızılbaşlık geleneği dönemi doğup yaşamaya başlamış. Şehirlerdeki tekkeleri devlet denetimine almak daha kolay olduğundan, Sersem Ali Babaya bağlı mücerret dervişler daha çok şehirlerde etkin olmuşlar, Osmanlının erişemediği dağ köylerinde ise eskiden olduğu gibi Çelebilere bağlı sürek etkinliğini sürdürmüş. Bu farklılığı iyice anlayamayan, yâda bunu Osmanlının bu tutumuyla izah edemeyen kimi yazarlar –Fuat Köprulüden buyana- bu ayrılığı “Şehir Aleviliği” , “Köy Aleviliği” gibi adlandırdıkları olmuştur ama konun özü -benim- dediğim gibidir, bu bilimsel – materyalist tarih anlayışına göre de böyle yapılmalıdır. Kanunin kaynı Server Paşanın Sersem Ali Baba lakabıyla başlattığı Alevilikteki bu bölünmeye çoğunlukla Bektaşilik yada Bektaşiliğin Babağan kolu’da denir[10]. Bektaşi Kızılbaş ayrımı yada Köy Alevi’si Şehir Alevi’si tabirleri özünde bu bölünmeyi kasteder. Bu tarihten sonra bu yolun çilekeşleri olan Çelebiler evlerine çekilerek, kendilerine bağlı olan Alevileri- Kızılbaşları yer altından gizliden gizliye yönetmişlerdir. Bu dönemde yeni kurumlar yeni ilişkiler doğmuştur. Burada yeri gelmişken vurgulayalım ki Çelebililiğin yasaklanması, 1925[11] yılından çok öncelere dayanır, bu ilk defa bu zamanlarda başlamıştır. Mücerret dervişler denilen Babağanlarla, Osmanlıdaki devletin emrindeki din, devletin emrindeki din adamı geleneği Kızılbaşlık içinde böylece başlamış oldu. Bu dönem birçok şeyin harcı merç içinde kalıp, birbirine karıştığı ilginç günlerin yaşandı bir dönemdir. Bu dönem iyice bilince çıkarılmadan Kızılbaş tarihi anlaşılamaz. Nefeslerde kim niye, ne demiş o bile anlaşılamaz. Bugüne kadar hem Şah Kalender eylemini, hem de Pir Sultanın ipe gidişini yazanlar bunları anlatanlar buradaki en önemli olguyu gözden kaçırdılar. Bu olgu şuydu Osmanlı istila ettiği kimi Akkoyunlu Devletine bağlı kimi tamamen özerk bir yapıdaki bu beyliklerde yaşayan halka kendi sistemini dayattı bu topraklarda yaşayan halksa buna direndi. Kızılbaşlık işte bu tarihi direnişin adıdır, bu direniş bazen Şah Kalender hurucunda olduğu gibi suyu yüzüne çıksa da çoğu zaman kendi iç dünyalarında sürüp gitti. Kızılbaşlar Osmanlının gücünü kırıp yok edemeyeceklerini anlayınca kendi iç dünyalarına, kendi köylerine çekilip kendi kendilerini yönettiler. Her Kızılbaş köyü Osmanlıyı kendi devleti saymayan onu dışlayıp kendi kendini bir devlet gibi yöneten bunun için kurumları olan, kendi hukukunu uygulayan, kendi salmasını salan ( yani vergisini toplayan) yapılardı. Kızılbaşların bu köy yaşantısına “devlet olmayan devlet[12]” dense yeridir. Kızılbaş geleneğinde bu olgunun gelip düğümlendiği yerse Hacıbektaş Postnişinini kimin olacağıydı. Kızılbaşlar bunu gelenekselleşmiş bir yapı içinde Hünkârın Hakk’a yürüyüşünden (tahminen 1270 yılından) bu buyana Kadıncık Ananın sulbünden gelen Çelebilerden seçiyorlardı, Osmanlı Hanedanları ise bunu kendiler atamak istediler. Osmanlı Hanedanlarının bu amaçla buraya ilk gönderdiği kişi Sersem Ali Baba diye bilinen Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşa’dır. Alevi yolundaki ilk yol ayrılığı olan Babağan Çelebi ayrılığı böyle doğar. İşte Pirim Pir Sultan, Kızılbaşlıktaki bu yeni gelişmeler karşısında, Erdebil’den Rum’a (bugünkü adıyla Sivas ellerine) gelip, bu mücadelede devlet adamına güvenilmemesi gerektiğini, Çelebilerin haklı olduğunu, bu yoldan, bu uğurdan, bu Sürekten ayrılın maması gerektiğin söyleyip, bunun mücadelesini verip halka bunu anlatırken bir ihbar sonucu yakalanıp asılmıştır[13]. Pir sultanın nefeslerindeki dram bunu yansıtır, Onun “Bugün üç dostumun ağzın (nabzın) sınadım can feda yoluna der bulamadım” yada “ Yorulan yorulsun ben yorulmazam[14]” diye yakınması, ta Tuna boylarında, Kızıldeli Dergahı civarlarında bunun kavgasını vermesi buralardan bize nefesler söylemesi bundan dolayıdır. Bu süreç bilinmeden, Pir Sultanda anlaşılamaz onun nefesleri de iyice anlaşılamaz çünkü o bu dönemin bir mahsulüdür. Fuad Köprülü “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı kitabında, o zamana kadar, Türk dilinde eşi benzeri olmayan bir şiir geleneğinin kurucusu olarak Yunus Emre’yi anlatırken şöyle der: “… her şahsiyet, hattâ Yunus Emre gibi ibtidâi ve işlenmemiş bir lisâna rûhun his inceliklerini samimiyetle yaşatacak ilâhi bir mâhiyet veren dahîler bile, mutlakâ sosyal çevrelerinin mahsûlüdürler.[15]” bu yaklaşım Yunus Emre için olduğu kadar Pir Sultan içinde geçeridir. Bu dönem anlaşılamazsa Pir Sultanın işlevi de niye ipe çekildiği de anlaşılamaz. Pir Sultanın asılmasının, bu sürecin bir sonucu olduğunu, Banaz’daki bir panelde Murtaza Demir’inde olduğu bir muhabbet ortamında anlatmıştım. Pir Sultanla ilgili sürdürmekte olduğumuz bir tartışma yazısıyla, İhtırıcı adlı yazımın devamında konuyu daha ayrıntılı anlatacağım ama bunu burada kısaca yazayım. Pir Sultan bir nefesinde şöyle der. “Sakın ey sevdiğim naşiden sakın Erenler şaşırmaz attığı okun Irak yerler bize hem oldu yakın İki atlayıp birde düşemem m’ola” [16] diyor. Naşi, ileri gelen, yeniden oluşan, gelişmekte olan anlamlarına geliyor. Bu dönemde yeni olan yeni gelişen Sersem Ali Babanın başlattığı Dede Babalıktır. Bu dönemde inkar edilen şeyse Kadıncık Ananın çocuklarının Hünkarın da çocukları olduğudur. Postişinin buradan seçileceği geleneğidir. Pir Sultan “İnkar bir gün paralanır” , “Sakının sevdiğim yeni oluşandan sakının” derken Kızılbaş geleneğindeki, üç yüz yıldır inanılan şeyin inkar edilip Osmanlılarca yeni bir şey dayatılmasını kastetmektedir. Burada şunu da üzerine basa basa vurgulamalıyız: Kızılbaşların dilinde yani Alevi edebiyatında Çelebi, Çelebi zade sözcüğü bir ünvandır; Hünkârla Kadıncık ananın suplundan gelen sülaleyi anlatır.[17] Pir Sultan çok bilinen başka bir nefesinde şöyle haykırırken bu atmosfer içinde inkâr edilen Çelebilere olan bağlılığını vurgulamaktadır. “Pir Sultanım Çelebiye Eyvallahım var Veliye Yol oğluna yol diliyle -(Bu mısra “Yoldaşına yol diliyle” diye de söylenir) Yolun sırın soran gelsin” Pirimiz Pir Sultanın dilinde inkarcılık bu yüzden suçtur. Yolumdan, ikrarımdan dönmem diye kastettiği serini verip dönmediği yolu işte bu yoldur. Kızılbaş geleneğinde Hace Bektaş Vilâyet-Namesindeki, Bostancı babanın gammazcıyı (İhbarcıyı) öldürmesiyle kuru ağacın yeşermesi yani günahların bağışlanması söyleminden [18] sonra, devlete, devlet adamına karşı en katı söylem bu dönemde bu yüzden doğmuş, bu yüzden yaratılmıştır. Ol hikâye öz olarak şunu anlatır: Pir Sultan’ın bir taraftarı, bir seveni, bir müridi olan Hızır devlette görev almak için Pir Sultandan himmet ister; “Pirim himmet eyle de devlet hizmetine girip orada yükseliyim” der. Pir Sultan ona derki “Hızır, Hızır, aklını başına al, madem istiyorsun sana himmet eyleyim ama unutma ki bozuk düzende düzgün çark olmaz, sen gider o devlet katında görev alırsın ama günü gelir o devlet için beni bile astırırsın.” Sonunda Pirin dediği gibi olur, bozuk düzenin düzgün çarkı olmak isteyen Hızır gelir devleti için Pirini astırır. Şimdi burada bu olayın, bu öykünün asıl nedenini, hangi tarihi koşulların bir sonucu olarak yaratıldığını anlamaya çalışmak gerekir. Ama bunu yapmayıp Hızır’ın memleketi nereydi vs diye araştırmaya kalkışmak tarihi anlamamak demektir. Bizim her şeyden önce, bu geleneğin bu söylemi yaratmaya neden ihtiyaç duyduğunu, o günün tarihsel koşullarında bunun neyi anlattığını, somut olarak anlamamız gerekir. Burada “kızım sana diyorum gelinim sen anla”[19] hesabı Hızır Paşa için söylenen sözlerle aslında, bir devlet adamı olan Sersem Ali Baba’yı yani Kanuni’nin kaynı Server Paşayı kastetmektedir, kıssadan hisse bu hikâyeden alınacak ders budur. Bu böyle biline[20]. Burada yeri gelmişken, Pir Sultanın kişiliğinin daha iyi anlaşılması için onun konumu ile ilgili bir iki şeyi daha söylemek istiyorum. Pir Sultan Banaz’da yaşayan sade bir köylü gibi anlatıldı. Hâlbuki o bir yolun, bir tarikatın ulusuydu. Pir Sultan’ın Sefavi dünyasındaki, Erdebil’deki konumu, yaptıkları görülemedi. Bu taraf yani Urumdaki olaylar anlatıldı ama o taraf görülemedi, gaipte kaldı. Burada bu konuyla ilgili de bilgilerimizi kısaca gözden geçirelim. Safevi Dergâhının, Pir Sultanı bildiğini onların hazırladığı en önemli eserlerden biri olan, Şeyh Safı Buyruğu diye de bilinen “Menâkıbu’l – Esrâr Behcetü’l – Ahrâr” adlı kitapta Pir Sultan’ın iki nefesi olmasından biliyoruz.[21] Ali Haydar Avcı da kitabında Şah Tahmasp’ın Anadolu’ya yürüyüşü sırasında halifeleri arasında Rumlu (Sivaslı) Pir Sultan Halife adında bir halifenin adı geçmektedir. Adı geçen bu halifenin Banazlı Pir Sultan Abdal olabilir mi?” diye soruyor.[22] Ancak Pir Sultanın oralarda neler yaptığı ile ilgili bu güne kadar bir bilgim (iz) yoktu. Erdebil Dergâhı çevresinde (Safevi devleti zamanında) Pir Sultan ne türden görevler alırdı bu konuda bu güne kadar bir bilgimim (iz) yoktu. Bunu Rumlu Hasan’ın Şah İsmail Tarihi diye dilimize çevrilen “Ahsenü’t Tevârih” adlı ünlü eserden öğreniyoruz. Rumlu Hasan, kitabın iki yerinde, bizim Pir Sultanımız olduğunu sandığım bir kişi hakkında şöyle bilgiler veriliyor, oradan okuyalım. Örneğin: 1513/1514 yıllarında oHorasanH olayları anlatılırken şöyle deniyor: “… Çatışma sırasında üstünlük bayrağı taşıyan ordunun öncü güçleri Rumlu Piri Sultân, düşman yakan gazilerin tamamıyla birlikte Serafraz Bağı’nda çatışmaya katıldılar ve o kötü talihlinin adamlarından yaklaşık üç yüz kişiyi öldürdüler. …”[23] 1521/1522 yılının olayları anlatılırken de şöyle deniyor: “… Gaziler kaleyi sağlamlaştırmaya uğraştılar. Rûmlu Piri Sultân, Rumlu Halifesi Sûfileriyle Irak kapısın, Emir Yusuf oğlu Emir Muhammed de Melik kapısını korumaya aldılar.”[24] Görüldüğü gibi bizim için “Gayip erenlerden” olan Pir Sultan “Gözlüye gizli yok” diyen Erdebil dünyasında gayet iyi biliniyormuş. Böyle görevler üslenip böyle işler yapmış. Burada bir kuşkuyu dile getiren şu soru sorulabilir: Acaba burada adı geçen “Rûmlu Piri Sultan” bizim Pir Sultan(ımız) mi? Benim bundan kuşkum yok. O zamanın dilinde Rumlu sözü Sivaslı anlamında kullanılıyordu. Gerçi Aksak Timur namıyla bilinen Timur’un, Yıldırım Beyazıt’ı yenince esir aldığı otuz bin kişiyi bağışladığı Edebil şeyhinin, bu esirleri yerleştirdiği yöreye de Rum, burada yaşayanlara da Rumlu yada “Sufiyani Rumlu” deniyor[25] ama burada anılan Rumlu, Sivaslı olsa gerekir. Pir Sultanın Safevilerle ilişkisinin olduğunu, oraya gittiğini gösteren birçok nefesi var. Pir sultanın nefeslerinin toplandığı kitaplar okununca bunlar zaten anlaşılıyor. Pir Sultan bir nefesinde mahlasını bile pirinin verdiğini şöyle söylüyor: “Pirim bana bağışladı ismimi Deftere yazıldım bir han içinde Oniki kapılı şehre uğradım Yedi derya geçtim bir gün içinde”[26] Pirimiz Pir Sultan tam bir yol oğlu. Yola girmiş, yol oğlu kâmile yoldaş olmuş, ikrar verip ikrarında durmuş, nice canlar ile didar görüşmüş, muhabbet eyleyip candan sevişmiş, yoldaşlarına yol diliyle yolun sırrını sormuş bir kamil kişi. Üstüne yol uğramış, Urum’da yolun bozulmasına karşı mücadele etmesi gerekiyormuş, gelip Urumda bu mücadeleyi verirken bir tuzağa düşürülüp, bir ihbar sonucu yakalanmış yolundan dönmesi karşılığı serini bağışlamayı önermişler buna tenezzül bile etmemiş birisi. Şimdi ihbar edilip tuzağa düşürülmesiyle ilgili iki nefesini anarak bu sözü bağlayalım. Banaz’dan sürdüler bizi Sivas’a Erler himmet edin ben gidiyorum Garipçe canıma kıldılar ceza Erler himmet edin ben gidiyorum. Gidi kâfir gelir dedim imana Kuzular ağlıyor hem yana yana Getirip de hapsettiler zindana Erler himmet edin ben gidiyorum. Baktı didelerim yoldan kalmadı Güzel Şah’a gelir dedim gelmedi Pirimizden bize himmet olmadı Erler himmet edin ben gidiyorum. Urganım çekildi sığındım dâra Üstüme döküldü ağ ile kara Muhbirin üstünde çıralar yana Erler mürvet edin ben gidiyorum. Pir Sultan Abdalım belim büküldü Aktı gözüm yaşı yere döküldü Âhir urgan boğazıma takıldı Erler mürvet edin ben gidiyorum[27] Burada açıkça görüldüğü gibi bir muhbirden yakınıp ona beddua ediyor. Şu nefesinde de tuzağa düşürüldüğünü söylüyor: Aşığın başına gelmez hal olmaz Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin Sende bende deyu sual olunmaz Ulaş yetiş pirim İman Üseyin Erenler basmamış yerlere yüzü İletüp çamura çiğnetme bizi Yarın bun deminde isteriz sizi Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin Aşık olan aşık dardan ayrılmaz Taki Naki seven aşık yorulmaz Talip bunalmazsa piri çağırmaz Ulaş yatış pirim İmam Üseyin Bir hal ile biz onlara katıldık Kemlik ile dışarıya atıldık Bir münkirin tuzağına tutulduk Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin Pir Sultanım daim düşmektir işi Yol yol oldu akar çeşmimin yaşı Oniki imamın serçeşme başı[28] Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin[29] Uzun lafın kısası, demem şu ki Kızılbaşlığın devletin emrine verilmesi yâda devletin emrine alınması çabası yeni değildir. Bunu tarihi Osmanlının Anadolu coğrafyasını 1516 -1517 den sonra tamamen ilhak edip istila etmesiyle, buralara kendi sistemini dayatmasıyla beraber başlamıştır. Bu dönemde yoldan sapıp, Hünkârın zaten evladı yoktu, biz Osmanlının atadığı kişinin de (Sersem Ali Babanın’da) peşinden gideriz diyenlere mükâfatlar verilmesi, 1550 den sonra Osmanlının “Nakibu’l Eşreflik” kurumunca yapılmıştır. Osmanlı Şecerelerine bakın hep bu tarihten sonradır. Bunlar hiç tesadüf değildir. O zamanlar Alevilerin dinini, Alevi din adamlarını devletin tebaası yapmayı Osmanlı başaramadı, o zamanlar dedeleri Osmanlının dedesi Osmanlının memuru yapamadılar şimdide yapamazlar. AİHM buna olur verse de bu olmaz bu böyle biline. Olmayacak dualara âmin demek bizlerin işi olmadı, olamazda. Aslında Çelebilerin Babağalara karşı yürüttüğü mücadele bu uğurda asılan Pir Sultanın mücadelesi bir anlamda bu çağın çağdaş laiklik mücadelesidir. Eğer Kızılbaşların bu direnci olmasaydı şimdi Alevilikte Osmanlının sistemi içinde kirlenip tanınmaz hale gelmiş bir yol bir anlayış olmuş olacaktı. Anadolu’nun bu kadim yolundaki bu ayrılığı bunun için verilen mücadeleyi bugünün laiklik mücadelesiyle birlikte anmak gerekir. Bu mücadeleler verilip bu bedeller ödenmeseydi eğer şimdi uğruna mücadele edilecek bir şey elde kalmamış olacaktı zaten. Geçmişin mücadelesi böyle okunmalıdır şimdi. Konunun bu tarihi yanını, hem Ihtırı adlı yazımda hem de Pir Sultan hakkında yazmakta olduğum uzunca bir mektupta daha ayrıntılı inceleyeceğim; burada şimdilik bu Kadercik yeter diyorum. Biz şimdi baştaki güncel konumuza gelip şunu tartışmalıyız. Aleviler adına bir gurup insanın AİHM başvurup Alevi din adamları konumundaki Dedelere genel bütçeden maaş verilsin talebiyle başlayan mücadele yeni değildir. Yukarda anlatıldığı gibi tarihsel bir geçmişi vardır. Bu Avrupa’da büyük mücadeleler verilerek birbirinden ayrılan dinle devletin yeniden birleştirilmesi çabasıdır. Avrupa’nın yaptığı bu hatayı önlemek için Kızılbaşlar 1550 yılından buyana mücadele etmektedirler, bundan sonrada edeceklerdir. Bu böyle biline. Bence referandum dolayısıyla tartışılmayan bu konu enine boyuna konuşulmalıdır. Bu çaba hem Türkiye’yi, hem de Türkiye’deki Aleviliği nereye götürür bu iyice konuşulmalıdır. Bence Türkiye’nin en kitsel Alevi örgütlülüğü olan ABF bu mahkemeye müdahil olmak için AİHM başvurmalıdır. Saygılarımla. Ali Rıza Aydın. 19 Eylül 2010 ——————————————————————————– [1] Derviş Mehemmet Divanı, Merdiven Köy Şah Kulu külliyesi yayını 2.baskı 1993 sayfa 34 [2] Tarihsel olgulara bu yaklaş tarzını, Lenin’in 19 Temmuz 1919 da Svertlov Üniversitesinde verdiği Devlet Üzerine adıyla yayınlanan konuşmasına borçluyum. O kısaca şöyle diyordu: “ Bir sosyal bilim meselesinde, çatışan fikirlerin çeşitliliği ve detaylarının çoklu arasında kaybolmamak ve probleme en doğru şekilde yanaşıp çözebilmek için en güvenli metot, yani bilimsel incelemenin en önemli şartı, söz konusu meselenin tarih içindeki temel gelişimini göz önüne almaktır.” V. İ. Lenin, Semce yazılar. MAY yayınları üçüncü baskı 1976 sayfa 47. [3] Marx Kapitalde o dönemde en gelişkin ekonomi olduğu için İngiltere’yi inceler, kendi ülkesi Almanya’da gelişip bir gün böyle olacaktır, bu yüzden ona döner derki “Anlatılan seninde hikâyendir”. [4] Bu tamı tamına yadsımasının yadsımasıdır, diyalektiğin bir bileşeni olarak okutulabilir. [5] O zamana kadar buralar Şah İsmail’in hem dayısı hem de dedesi olan Uzun Hasanın Akkoyunlu devletine bağlıydı. Konu için Walther HINZ’ın “Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyt” adıyla dilimize çevrilip Türk Tarih Kurumunca yayınlanan kitabın mutlaka okunmasını öneriyorum. [6] Bakınız: Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, ardıç yayınları 2004 sayfa 191. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ANADOLU BEYLİKLERİ, TTK yayınları 5. baskı sayfa 173, Halil İnalcık Devlet-i Âliyye, İş Bankası yayınları 1. cilt sayfa138–139 [7] Şah sözcüğü, Farsçada En, en büyük demektir; yiğit (Merdan) en yiğit yiğitlerin en yiğidi (Şahmerdan) der gibi en anlamına gelen bir sıfattır. [8] Aslında doğru söylem şöyle olmalıdır Çelebilerden yada Çelebi zadelerden Kalender Şah, Çelebi zadelerden Şah-ı Kalender. Hacı bektaş sülalesinden Kalender Şah vb [9] A. Celalettin Ulusoy, Alevi Bektaşi yolu, 1986, kendi yayını sayfa 83. [10] Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesinin kurduğu ilk resmi parti 18 Ekim 1920’de kurulan Resmi Komünist Fıkrasıdır, Cumhuriyet Halk Fıkrası bundan tam üç yıl sonra 9 Eylül 1923’te kurulur. Devletin emrinde komünist yaratma düşüncesinin Devletin emrinde Kızılbaş yaratma düşüncesinin tarihi birikiminden doğduğunu iddia ediyorum. Devlet yönetmek bir sanattır. N.Machıavelli derslerinde Osmanlıdan örnekler verir. [11] Bakınız 1925 tarihli, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarkar İle Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Yasa. [12] Bu kavram Marksist literatürde vardır o bununla Proletarya demokrasi sinin sönümlenme sürecindeki devlet için anlatır. Konuyla ilgili ilerde başka bir yazı yazacağım. [13] Pir Sultan bir nefesinde şöyle diyor: “Urganım çekildi sığındım dara / Üstüme döküldü ağ ile kara / Muhbirin üstünde çıralar yana / Erler himmet edin ben gidiyorum” Ali Haydar Avcı, Bizede Banazda Pir Sultan derler sayfa. 121. Cumhuriyet yayınları 2004 [14] Bunlar türkü olarak söylenen Pir Sultanın nefesleri, birini Musa Eroğlu diğerini de Ruhi Su söyler. [15] Fuad Köprülü. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Diyanet İşleri Yayın evi S.217 [16] Ali Haydar Avcı, “Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler” 1. Baskı Cumhuriyet yayınları Sayfa90-91 [17] Bakınız Nejat Birdoğan Çelebi Cemaletin Efendi’nin Savunması na yazdığı önsöz. Berfin Yayınları birinci baskı 1994 sayfa 9. [18] Vilâyet – Nâme, Menâkıb-ı Hünkar Hace Bektâş-ı Veli, “Hacı Bektaş –Bostancı Baba. Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı, İnklilap yayınları 2 baskı sayfa 54–55 [19] Bu söz şöyle de söylenir: “Kızımı sana söylüyorum gelimin sen duy”. [20] Bu yorumu ilk defa ben söylüyorum, istiyorum ki bu tartışılsın konuşulsun. [21] Şeyh Safi Buyruğu, Yayına hazırlayan Dr. Ahmet Taşkın, Rheda-Wiedenbrüç Çevresi Alevi Kültür Derneği yayınları 2003, sayfa 84–85, Bu konu Ali Haydar Avcı kitabında işlenmiştir bakınız, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler sayfa 163-164 [22] Ali Haydar Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler sayfa 108-109 132 nolu dipnot. [23] Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 170 [24] Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 213 [25] Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız Valther Hınz, “UZUN HASAN ve ŞEYH CÜNEYT” sayfa 8–9. Türk Tarih Kurumu yayınları. 2.baskı [26] Nefesi tümü için bakınız Ali Haydar Avcı Bizede Banazda Pir Sultan derler birinci baskı sayfa 171-172 [27] Bu nefesi de Ali Haydar Avcının kitabından yazdım. Sayfa 120–121. buna benzer başka bir nefesindeki dizesi de şöyle: “Bir hal ile biz onlara katıldık / Kemlik ile dışarıya atıldık / Bir münkirin tuzağına tutulduk/ ulaş yetiş Pirim İmam Hüseyin. Ade sayfa 117 [28] “Oniki İmamın Serçeşme başı”, Pir Sultanın bu deyimin Latınlerin Nota Bene dedikleri, bu notu al anlamına gelen üzerine önemle durulmaı gereken bir deyimdir, Alevi edebiyatında bu deyim tektir, Pir Sultan’dan sonrada kimse böyle bir sözü kullanmamıştır, bu “Üseyni direniş” dediğimiz bireysel yaşamın, bireysel direnişin özünü oluşturur. Çünkü bunun öncüsü bayraktarı Üseyindir. [29] Ali Haydar Avcı “Bizede Banazda Pir Sultan Derlere” sayfa 117. Kitapta Hüşeyin diye geçen ismi Üseyin diye yazdım, aslında halk arasında üseyin denir. |
|