Ana sayfa
|
Radyo
|
Forum
|
Hesabınız
|
Haber Öner
  
Son Dakika
AleviGundem.com | Alevi Haber – Alevilik – Kızılbaş
Genç ALeviler
Ana sayfa Aleviler Dünya Editörden Kitap Kültür -Sanat Makale Manşet Ozanlar/Deyişler Siyaset Spor
             

PSAKD Seçimleri ve Fevzi Gümüş Tepkisi
Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) seçimleri Ankara’da Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Canlar...
08/04/12 - 2:00 Yorum sayisi 0(0)
Alevi köyünde provokasyon:”Pis aleviler hepinizi yakacağız!”
Adıyaman’da Alevilerin yoğun olarak bulunduğu Karapınar mahallesindeki birçok evin işaretlenmesinin üzerinden 1 ay...
31/03/12 - 6:19 Yorum sayisi 0(0)
Sivas Davası Düştü!
Sivas’ta, 2 Temmuz 1993′te Madımak Oteli’nin yakılması ve çoğu Alevi 33 aydının ...
13/03/12 - 8:54 Yorum sayisi 0(0)
ALİ YILDIRIM’a ELEŞTİRİLER HAKKINDA TUTUMUM.
Kategori: YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Eki 17th, 2010Ekleyen: Rıza Aydın
...

ALİ YILDIRIM’a ELEŞTİRİLER HAKKINDA TUTUMUM.

Nazım’in kendi kendini anlattığı bilinen Benerci ile ilgili şiirinde kahramanına üç ayrı bakış açısından bakıp onu şöyle resmeder; bunların söyleminde resmetmek anlatmak demektir.

“O dostlarının nezlin de tam adam
Düşmanlarının indinde azgın bir delidir
Britanya polisinde künyesi şüphelidir.”

Bu aynı kişiye üç ayrı pencereden bakınca, nasıl olup da onu üç ayrı insan halinde gördüğünüzün harkülade bir örneğidir. Herkes baktığı yere kendi dünyasından kendi gözleriyle bakar, orada gördüklerini naklederken gördüklerine kendi gönlündekileri katınca onun yansıttıkları ona ait bir bakışı aksettirir. Bu yüzden herkesin bakışı da görüşü de kendini yansıtır kimse kendi baktığı dünyadan gördüklerinin benim gördüklerimle aynı olacağını beklemesin.

Ben Ali Yıldırımı çeyrek asra yakın bir zamandır tanıyorum; onu biliyorum, fırsatımız oldukça görüşüyoruz konuşuyoruz. Ben Ali Yıldırımı tanıdım tanıyalı onu ne zaman görsem o ya bir yazı yazıyor olurdu ya bir kitap hazırlıyor olurdu; ben onu hep böylesi bir güzel çabanın içindeyken gördüm. O hep bana projesini anlatır, hayallerini ufkunu resmeder bu konuda benim görüşlerimi sorar, değerlendirmelerimi can kulağıyla dinler, bu muhabbetin içinde zamanın nasıl akıp gittiğini bilemezsin bile. Ali her şeyden önce, soru sormasını kulak verip dinlemesini bilir. Benim anlattıklarımı can kulağıyla dinler, dinlerken ezber bozucu, ufuk açıcı sualler sorar, şeytanın avukatlığına soyunur, ihtirazlar eder konuyu derinleştirmeye çalışır konu konuyu açar bu muhabbet uzar gider. Bu muhabbetlerimiz atomun zincirleme reaksiyonları başlayınca durdurulamadığı gibidir bir başladı mı onu durduramazsınız, yemeyi içmeyi unutur buna dalar gideriz. O an çevremizde yangın çıksa haberimiz olmaz.

Ali Yıldırım’ın böylesi çalışmalar içinde olduğunu bildiğimden, onunla karşılaşınca o sıralar nelerle uğraştığını sorarım, muhabbetlerimiz her zaman teorik sohbetler üzerinden geçer. Belki benim konuşmayı şehvetle sevdiğimi bildiğinden, belki sahiden benim görüşlerimi merak ettiğimden, o daha çok beni konuşturur. Onunla bu muhabbetlerimizde birinin çekiştirilip dedikodusunun yapıldığına hiç tanık olmadım. Hatta bazen onun Avukatlığından dolayı hukuki bir sorunu konuşmak için, örneğin bir dostun davasını danışmaya yanına vardığımda bile onu konuşmaya zaman kalmaz onu ondan ayrılınca telefonla sorarım. Durum böyledir, böyle bilinmelidir.

O Alevi dünyasında, Milli kütüphanenin yolunu bilen ender insanlardan biridir. Bizim Önder Aydını her arayışımda ona Ali’yi de sorarım, o bazen takılır “Emmioğlu Aliyi hiç sorma o yine Milli Kütüphaneye dalmış elinde kaç kitapla çıkar Allah bilir; söyle şuna birazda bizi düşünsün, onun yazdıklarını okumaktan başkasına sıra gelmez oldu” der. Önderin dediği gibi bazen Âli’nin bürosuna gittiğimde onu yerinde bulamam, o kutup hanede Alevilikle ilgili bişeylere dalmış onu araştırıyordur. Bir gün bana Rıza yoldaş bu bilgisayarın hızı benim düşünme hızıma yetişemiyor yazmakta sorunlar yaşıyorum dedi, gülüştük.

Ali Yıldırımın benim gözümde iki kusuru vardır, -eğer kusur sayılırlarsa- bunlardan biri, o Marksizm’i iyice etüt etmemiştir diğeri de CHP’lidir. Bana göre iyi bir solcu olmanın onu kavrayıp sosyal demokrat politikaya soyunmanın yolu Marksizm’i ders çalışır gibi çalışıp onu iyice etür etmekten geçer; Plekanov okunmadan bunun tadına varılmaz ona ne Plakonovu nede Troçkiyi okutturamadım. Ben bunlar bilinmeden bu dünyanın tadına varılamaz diye inanırım. Aslına bakarsan ben Ali Yıldırımı CHP ye yakıştıramam, onun orda kadrinin bilinemeyeceğine inanırım. Bunu da ona söylerim, oda hemen savunmaya geçer. Kılıcdaroğlu CHP Genel Başkanı olduktan sonra orda neler değişti, orda bişeyler değişebilir mi bilmiyorum ama bundan önceki CHP de değer ölçüleri farklıydı; orda paranın, nüfususun, etrafında olan delege sayısının hükmü geçiyordu, bunlara bakılarak kişiye bir kıymeti biçiliyordu. Bu ölçütler içinde düzgün adam olmanın, bilgili teorik konularla ilgilenen biri olmanın hiçbir değeri yoktu. Bu yüzden bizim gibi insanların orada bir işi olacağına hiçbir zaman inanmadım; halada inanamıyorum. Bu inancımdan dolayı, Ali Yıldırımın orda kıymetinin bilinmeyeceğini düşündüğüm için, ona “bırak bu CHP’yi, boşuna buraya mesai harcama, sen yazıp çizmene bak” diye telkinlerde bulundum ama onun gözleri orda yükselmek olduğundan bu konudaki sözlerimi o hiç kale almadı. Bu muhabbetlerimizde, Ali Yıldırımın CHP’yi kötülediğini, Atatürk’ü karşı cephede görüp öyle değerlendirdiğini, Cumhuriyet yerine başka bir rejimi ülkemiz için uygun gördüğünü ne gördüm nede tanık oldum. Başka bir yerde böyle şeyler yapmış mı, yada yazmış mı bilmem ben böyle bir şeye tanık olmadım. Ben soldan, karşı kutuptan CHP’yi eleştirdiğim için, o bana karşı hep CHP’yi savunur konumda oldu. Olan bu, bunu nasıl ifade edeyim bilmiyorum. Ali Yıldırımın benim olmadığım, benim bilmediğim yerlerde böyle şeyler konuşup yazdığını iddia eden olursa ona kuşkuyla bakar ama bunu neye dayandırdığını belki sorarım belki de sormam.

Aslında her eleştiri, eleştirdiği kişi kadar eleştiren kişinin çapını niteliğini ufkunu da ortaya serer. Bu yüzden her eleştiri aslında eleştireninde bir eleştirilisidir. Örneğin Ali Yıldırım’ın, yazdığı onlarca kitap, yüzlerce makale varken, bunları eleştirmeyip, onun Hüseyin Gazı Vakfının yönetici sıfatıyla Doğru Yol Partisinin hükümette olduğu dönemde derneğinin yada Alevilerin sorunlarını çözmek için DYP genel başkan yardımcılarıyla (Örneğin Dedelekle) bir araya gelip konuşmasını eleştirmeye kalkışmak çapsızlığın bir göstergesidir; ben olsam bu acizliğine güler geçerim. Ali Yıldırım birine böyle bir eleştiri yaptıysa eğer işte o zaman belki bu bağlamda sende filanla oturdun yedin içtin kardeşim bu ne lahana bu ne turşu denebilir belki, yoksa bunu ağza almanın anlamı olamaz.

Burada bir anti parantez açıp yada dip not olarak, şunu özel olarak vurgulamak istiyorum. Alevilerin cumhuriyeti savunmadığı görüntüsü vermek isteyenlere şaşıyorum; Hakk aşkına Hak için söyleyin, Aleviler cumhuriyeti savunmazda neyi savunur, halifeliği, Padişahlığı, Osmanlı düzenin geri gelmesini mi savunur. Bunu diyenler ne demek istiyorlar şaşıyorum. Tarihimize baksın 23 Arlık 1919 Mustafa Kemal Paşa, Hacı Bektaşa gelip Celebi Cemalettin Efendiyi ziyaret ettiğinde Celebi Cemalettin Efendi sözü hep cumhuriyet meselesine getirmiş, getirmek istemiş ama Mustafa Kemal Paşa bu konunun orda konuşulmasını istememiş, sözü ustaca başka konulara getirerek bu konuyu geçiştirmiştir. Çelebi Cemaletin Efendi ile Mustafa Kemal Paşa, odada başbaşa kalıp görüştüklerinde Cemalettin efendinin yine bunu sorduğunu Mustafa Kemal Paşanın da “bu ilan edilene kadar aralarında sır kalması koşuluyla” kaçamak bir edayla “Evet oda olacak” demiştir. Çelebi Cemalettin Efendi bu sırrı ölüm döşeğine kadar taşımış öleceğini anladığı zaman gelecek kuşaklara bunun aktarılması için kardeşi Veliyettin Çelebiye söylemiştir. Çelebi Cemalettin Efendinin Atatürk’ün bu konudaki ikircikli – çelişki tavırlarından kuşkulandığını Çelebi Cemalettin Efendiyi 1921 Nisanında ziyaret ettiğinde Cemal Bardakcının aktardıklarından biliyoruz. Şöyle naklediyor o görüşmeyi Cemal Bardakcı “Kızılbaşlık Nedir” adlı kitabında oradan okuyalım. Çelebi Cemalettin Efendi konuşmalarının bir yerinde şöyle diyor Cemal Bardakcıya:

“- Bu imanınızda aldanmıyorsunuz, mutasarrıf bey. Bizde tamamı ile sizin gibi düşünüyoruz. Hele bundan sonra ne yapacağımızı ne yaptığımızı Çoruma dönünce duyar anlarsınız.

Bu sözleri üzerine neredeyse adamcağızın boynuna atılacak onu şapur şupur öpecektim. Fakat böyle bir hareketin, onu, buraya sırf böyle bir netice almak maksadı ile gelmiş olduğum zannına düşmesi, kendisine anlattıklarımın doğruluğu, samimiliği hakkında zihninde şüpheler uyandırması ihtimalinden korktum. Kendimi tuttum. O devam etti.

—Zihnimi tırmalayan bir mesele var, bu savaş başarı ile sona erdikten sonra padişahın yerinde kalacağını sanır mısınız?

Beni burada sayılıp dökülmesi uzun sürecek delillere dayanarak, Anadolu Türklerinin, Osman oğullarını hiçbir vakit meşru hükümdar olarak tanımamış olduklarına inanıyorum. Esasen on altıncı, on yedinci asırlarda idari fenalıkların ardı arası gelmeyen dayanılmaz zulümlerin, işkencelerin doğurduğu büyük, küçük ayaklanmaları idare edenler bu ciheti açığa vurmaktan çekinmiyorlardı. On yedinci yüzyılın ilk senelerindeki büyük şahlanmanın başına geçenlerden Ankaralı Kalender Mehmet yazdığı bir beyannamede:

(Osman oğulları mütekalibedir, “yani hükümdarlığı gasp etmişlerdir”, onlar millet içine fitne, fesat soktular, âleme cevri cefayı ziyade kıldılar. Bugüne dek her zulüme katlandı ki sabrettik Fakat artık bıçak kemiğe dayandı. Bu sebepten tatlarından çıktık. Sayısız dilaverlerle el ele verdik. Tanrı yardımcımız olursa Osman oğullarına üsküdardan berisini haram edeceğiz. Fırsat onların olursa ne yapalım, ettiğimiz işlerin dillere destan olması hemen bize yeter) diyordu.

Yaptıkları, belki dilediği gibi dillere destan olmamıştı. Fakat muhakkak ki şuur altlarında yaşıyordu. Ektikleri ve kanları ile suladıkları intikam tohumları günün birinde elbette filizlenecekti. Çünkü her Türkün, hele Alevi Türkün kalbi, şuur altı Osman oğullarına karşı kin, nefret duyguları ile dopdolu idi. Ben son hadiselerde bu duyguların uyanıp şuura çıkmasını eseri idi. Şu halde Çelebi Efendinin sorgusuna kanaaime uygun açık bir cevap vermekte mahzur ve zarar düşünülemezdi.

—Efendim, dedim, bana öyle geliyor ki yalnız padişah değil, padişahlıkta kalmayacaktır.

Sora bundan evvelki yazılarımdan birinde bahsettiğim Anadolu ayaklanmalarını bir bir tekrar ettim, hakiki sebeplerini anlatım.

—Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşları da böyle mi düşünüyorlar acaba diye sordu.

—Ahzettiğim sebeplerden dolayı başka türlü düşünmekte olduklarına ihtimal verilemez. Hem efendim, onlar, kendilerini harp divanlarında ölüm cezası ile mahkum ettiren; çıkardığı fermanlarla vatan haini ilan eden millete türlü fenalıklar yapmakta olan bir adama nasıl dostluk elini uzata bilirler.

— Ara sıra “ hem yurdumuzu, hem padişahımızı kurtarmak için harp ediyoruz” sözleri duyuluyor da…

— Efendim, şimdi ilk işimiz yabancı düşmanları yurdumuzdan tart etmektir bu işi gördükten sonra diğerlerine sıra gelecek.

— Demek padişahlık ortadan kalkacak, sultanların kurmuş olduklarını söylediğiniz o resmi taassup binası yıkılacak, bizler de artık (rafiziler, Kızılbaşlar, zındıklar ) diye hakarete uğramaktan kurtulacağız öyle mi?

—Muhakkak, efendim muhakkak… Millet kendinin sultanı olacak, herkes kendisini tanrıya ulaştıracağını sandığı yolu seçmek serbestliğini, düşünce vicdan hürriyetini kazanacak, ( dinde zor, ikrah yoktur diyen İslamlığın bu hükmü yerine getirilecek…” – Noto Bene, Çelebi Cemalettin Efendinin sözlerinin altını ben çizdim, daha iyi görülsün diye rengini koyulaştırdım.

Burada açık aleni ayanbeyen görüldüğü gibi Cemaletin Çelebi saltanatın Padişahlığın kalkmasını Cumhuriyetin kurulmasını istiyor ama bu konuda Mustafa Kemal’le arkadaşlarının ikircikli (çelişik) tutumlarından kuşku duyuyor. Mustafa Kemalin yakın çevresinden gelen bir kişinin ağzını yoklayarak, ondan, Mustafa Kemal’le arkadaşlarının bu konudaki gerçek niyetlerini öğrenmeye çalışıyor. Bunları bilmeyen birinin, cehaletinin cesaretiyle Alevileri cumhuriyetçiliğe davet etmesini anlarım ama bunları bilen yada bileceğini umduğum birinin söylemesini anlamlandırmakta zorlanıyorum. Aleviler tarihlerinin hiçbir döneminde, hiçbir zaman Osmanlıyı, Padişahlığı, Hilafeti, Şeriatı, Halifeliği, saltanatı vs savunmadıklarını bilmeyen varmı, bu hakikati bilmeyen hala kaldı mı bilmiyorum. Tarihlerinin hiçbir döneminde yapmadıkları şeyi şimdi niye yapsınlar niye cumhuriyet yerine saltanatı, hilafeti, halifeliği, diktatörlüğü savunsunlar bunun mantığı var mı? Bunu düşünmek için deli olmak gerekir.

Ayrıca Ali Yıldırım iyi bir aile babasıdır. Eşini rahatlatmak için çocuklarına bakar. Onlarla ilgilenir; bunu not edin buğun bile bu önemlidir.

Ali Yıldırım gibi birçok cana şunu iyice anlatamadığımızı kabul edebilirim. Aleviler dünyasına adım atmanın başlangıç şartı “Eline beline diline sahip olmaktır” bu başlangıç için yeterlidir, gereklidir ama kişi bununla yetinmemelidir. Buraya çakılıp kalmak okuma yazma öğrenince bununla yetinip eğitimi aksatan kişiye benzer. Alevilikte asıl erdem, engin gönüllü olmaktır, sana kötü davranana bile iyi davrana bilmektir. Alevi yaptığı her işi, söylediği her sözü, halkın hoşuna gitsin diye değil Hakkın hoşuna gitsin diye yapmalıdır. Sana kötülük edene bile iyilik edebilmektir bu yoldaki erdemli davranış. Bakın, “Bizim Yunus” bunu ne güzel söylemiş “Çalış ki yapasın kemliğe iyilik, bir iyiliğe iyilik insanlık mıdır?”. Söz buraya gelmişken Şeyh Edepalinin bu konudaki o dadına doyumsuz nasihatinden bir bölümü burada anmadan geçmeyelim:
”Ey oğul
Açık sözlü ol.
Her sözü üstüne alma.
Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hâkim kılmak için çıktık yola.
Bu yolda utanılacak bir şeyimiz yoktur.
Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul.”

Ey oğul,
İyiliğe iyilik her kişinin karı
İyiliğe kötülük şer kişinin karı
Kötülüğe iyilikte er kişinin karı dır.”

Keşke Ali Yıldırım bu nasihat uyup ona göre davranabilseydi. Bence artık çıtayı buraya koyup buna göre davranmayı özendirmemiz gerekiyor. Lenin’in özlü bir şekilde dediği gibi kim bizim hakkımızda iftira eder kötü sözler söylerse söylesin bizde bir şey olmadıktan sonra bunun bize bir lekesi bulaşmaz. Aliye böyle ol, buna uy dedim, sözümü dinlemedi, onun için ne deyim, kırılmadım ama burada bir sorun olduğunu da görüyorum; eskiden sözümüz dinlenmeyince sakalımız yok ki sözümüz dinlene diyorduk ee şimdi keçisakalı bıraktık yine bir şey değişmedi burada bir sorun var ama nerde bilmiyorum. Belki bir gün bunu da anlarız.

Övünmek babında anlamazsanız eğer bir şey daha söylemek istiyorum, benim olduğum bir yerde, o ortamdaki muhabbetin çıtası hep yükseklerdedir, o belden aşağılara hiç düşmez, çıtayı hep yükseklerde tutarız. Burada dedi kodu yapılıp boşuna zaman harcandığına kimse tanık olamaz. Biz, “Biz öyle bir Kâbeyiz ki Kâbe gelsin bizi tavaf eylesin” diyenlerden olmaya çalışırız.

Bu sene Romanya’ya davet edilip Romanya Alevi Kültür Derneği başkanı Şakir Aydoğan’la tanıştıktan sonra bu dünyada fazla yalnız olmadığımı düşünmeye başladım. Onunla kendi aramızda yazılı olmayan şöyle bir akitte bulunduk, Alevi dünyasının çok sorunları var, bu sorunlarının başında, kavranması gereken ana halka, Alevilerin var olan sorunlarını bu yolun diliyle bu yolun adabına uygun olarak konuşup muhabbet edememiş olmalarıdır. Biz her şeyin konuşulmasını ama öncelikle aramızdaki atmosferin alevi dünyasına, alevi yaşamına uygun olmasına çalışacağız dedik. Pirimiz Pir Sultan bize bunun nasıl olacağını göstermiş aslında, “Yoldaşına Yol diliyle yolun sırrın soran gelsin, muhabbeti küfür sayan gelmesin” diye buyurmuş. Bizler, muhabbetimizi Alevi muhabbetinin asaletine uygun, bu yolun diliyle, bu yolun üslubuna buna uygun olarak muhabbet etmek istiyoruz. Ben bu tartışmalarda bu kararımıza uygun davranıp bunu teoriden pratiğe geçirmeye çalıştım hepsi bu. Aslında bu bizlerin geçmişten beri getirdiğimiz bize miras kalan bir geleneğe bağlı kalışımızdır. Bu muhabbeti Kâtibinin çok sevdiğim bir nefesiyle bitirmek istiyorum. Aşk ola. Aşkı muhabbetlerimiz daim ola gaim ola diyorum.

Yahu bizi niçin ta’n edersiniz
Hakkı sevmek midir suçumuz bizim
Tersa gibi puta baş eğmeyiz biz
Yoktur Menâtımız haccımız bizim

Hararamdan zinadan koğdan kaçarız
Hak’ka doğru menzil menzil göçeriz
Can baş meydanında serden geçeriz
Kurbana layıktır koçumuz bizim

Sırr-ı Bektaşi’yiz ayrı değiliz
Heman sağ gezeriz sayrı değiliz
Birlikteyiz ayrı gayri değiliz
Bir kimse sayılır üçümüz bizim

Kırkımızı bir kıl ile yederler
Azm eyleyip Hak’dan yana giderler
Gönül kabesini tavaf ederler
Günde yüz bin kere haccımız bizim

Sırr-ı men aref’den nevsimiz bildik
Mürşüt karşısında tövbeye geldik
Gönül aynasını pak edip sildik
Taşradan görünür içimiz bizim

Katib’im seyrettim arşta zeminde
Hak’kı ispat eder birlik deminde
Akıl meclisinde irfan ceminde
Bulunsa bir iki kaçımız bizim

Ali Rıza Aydın. 24 Eylül 2010 Cuma.


Sitemiz Yazarlarından