Ana sayfa
|
Radyo
|
Forum
|
Hesabınız
|
Haber Öner
  
Son Dakika
AleviGundem.com | Alevi Haber – Alevilik – Kızılbaş
Genç ALeviler
Ana sayfa Aleviler Dünya Editörden Kitap Kültür -Sanat Makale Manşet Ozanlar/Deyişler Siyaset Spor
             

PSAKD Seçimleri ve Fevzi Gümüş Tepkisi
Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) seçimleri Ankara’da Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Canlar...
08/04/12 - 2:00 Yorum sayisi 0(0)
Alevi köyünde provokasyon:”Pis aleviler hepinizi yakacağız!”
Adıyaman’da Alevilerin yoğun olarak bulunduğu Karapınar mahallesindeki birçok evin işaretlenmesinin üzerinden 1 ay...
31/03/12 - 6:19 Yorum sayisi 0(0)
Sivas Davası Düştü!
Sivas’ta, 2 Temmuz 1993′te Madımak Oteli’nin yakılması ve çoğu Alevi 33 aydının ...
13/03/12 - 8:54 Yorum sayisi 0(0)
CEM VAKFININ “AİHM” BAŞVURUSU ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİM
Kategori: YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Eki 17th, 2010Ekleyen: Rıza Aydın
...

“Yedi kere ben bu cihana geldim
Arşta duran iki nişan bendedir
Yerde gökte tanrı diye ararlar
Biz Hakk’ı severiz Hak’da bendedir ”

CEM VAKFININ “AİHM” BAŞVURUSU ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİM
Hukukçu değilim, AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) hangi standartlara, hangi hukuk normlarına göre karar verir onu tam olarak bilmiyorum. Sadece akıl yürütüyorum: AİHM kararlarını verirken muasır medeniyet seviyesi (de) dediğimiz Avrupa hukuk sistemin kurarlarına göre mi bir karara varır yoksa başvuran ülkenin kurarlarına göre mi karar verir? Hukukçu olmasam da AİHM kendi – Avrupa Hukuk normlarına (standartlarına) göre karar vereceğini vermesinin normal olacağını bekliyorum, böyle akıl yürütüyorum. Danışıp konuşmak istediğim konuda bu.
Örneğin şöyle düşünüyorum: Almanya’daki Alevi Örgütleri, Almanya’daki din hizmetlerini yürüten dedelerin, bu hizmetlerinin kamu hizmeti sayılmasını isteyip bu yüzden bu dedelere genel bütçeden maaş verilmesi isteği ile AİHM başvuruda bulunsa AİHM bunu nasıl karşılar? Ne karar alır. Sanırım şöyle bir karar alır: Almanya’da dini hizmetler kamu hizmeti olarak görünmez, bu yüzdende Almanya’da ne Kiliselere nede papazlara genel bütçeden pay ayrılmaz, tıpkı bunun gibi Alevi Din görevlisi olan dedelerin de kamu hizmeti yaptığını kabul edip onlara maaş bağlanması hakkındaki isteğiniz yersizdir diye mi karar verir. Sanırım böyle karar verir. Ben onlardan böyle bir karar vermelerini beklerim. Bu akıl yürütmem genel hukuk ilkeleriyle çelişir mi bilmem?
Yazıya böyle bir soru ile başlamış olmamın nedeni, Sayın İzzettin Doğanın ülkemiz için böyle bir istekle AİHM başvuruda bulunmuş olmasıdır. Bu kararı alırlarken kimlerle konuştu, kimlere danıştı, kendi kendiyle ne kadar tefekkürde bulundu bilemem, ama bizler, başta Demokratik Alevi Örgütlülüğü olmak üzere bunu yolun diliyle sorup sorgulayıp konuşmalıyız. O tadına doyulmaz muhabbetlerin bir konusu da bu olmalı. Umarım bu isteğim Sayın İzzettin Doğan’ın Uluslar Arası Hukuk Profesörlüğü unvanına, yaşının verdiği kemalete devlet nezlindeki saygınlığına karşı bir saygısızlık olarak telakki edilmez. Böyle bir niyetim yok
Bu haber, önce televizyon haberlerinde duyurulmuş, sonrada CEM (Cumhuriyetçi Eğitim) vakfının yarı resmi –yada resmi yayın organı olan habercem web sitesinde duyuruldu. Orada olduğu gibi aktarıyorum:
“Aleviler AİHM’e gidiyor”
“Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracaklarını söyledi.
Prf. Dr. İzzettin Doğan, düzenlediği basın toplantısında, hukuk sisteminde din hizmetleri kavramının, kamu hizmeti olarak düşünüldüğünü ve anayasal düzende de bu şekilde yer aldığını belirtti.
Cem Vakfı Hukuk Komisyonu tarafından Başbakanlık aleyhine 2005 yılında, ”Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, cemevlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” taleplerini içeren bir dava açıldığını hatırlatan İzzettin Doğan, önce İdare Mahkemesine giden davanın reddedildiğini, bu ret kararının Danıştay tarafından da onandığını dile getirdi.
”Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmiş olduğu için haklarımızı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde arayacağız. Bugün, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracağız. Biz bu hakkı referandumdan önce, bugün kullanıyoruz. Hükümetin hazırladığı anayasa değişikliği paketinde, Anayasa Mahkemesine kişisel, bireysel başvuru hakkı tanınıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, yurttaşların böyle bir hakkı kullanması, iç hukuk yollarına yeni bir hukuk yolunun eklendiği anlamı çıkartabilir. Hukuken mümkündür ve doğrudur. 12 Eylülde referandum sonucunun ‘evet’ çıkması durumunda, biz bu hakkımızı kullanmaktan yoksun kalabilirdik. Yani mahkeme bize, savunma olarak Anayasa Mahkemesini de tüketin ondan sonra başvurunuzu değerlendirmeye alalım diyebilirdi.” Haberi şu adresten buraya kopyaladım isteyen bakabilir: http://habercem.com.tr/n-104611-alev…ms_ss=facebook.
Cem Vakfının basın bürosunda görevli olan sayın Ayhan Aydın’da konu ile ilgili yazdığı bir yazıda haberi şöyle duyuruyor: “İzzettin Doğan, Aleviler’in dava konusu olan isteklerini, “Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, Cem evlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” diye sıraladı.”
Referandum dolayısıyla üzerinde hiç durulmayan bu konunun, üzerinde durulması gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıyı yazma nedenimde bu.

Kafamdaki soru şu: AİHM, bu davayı Avrupa hukukuna göre karar verirde reddederse ne olur, yok Avrupa Hukukunu göz önüne almazda, Türkiye’nin kendi iç hukukuna göre karar alırsa ne olur. Bizleri, ülkemizi, ülkemizdeki laiklik mücadelemizi bu nasıl etkiler.

Bilindiği gibi, Osmanlı imparatorluğunun kurumları, kendine örnek aldığı Bizans’ın kurumlarına benzerdi. Bizans’ta olduğu gibi Osmanlıda din Padişahın emrindeydi. Zillullahi fiealem (Allahın yeryüzündeki gölgesi) diye anılan Padişah, aynı zamanda Halife sıfatını da taşıdığından, Şeyhülislam’ı atadığı gibi ona emrettiği karaları da aldırıyordu. Zaten Sünnilik dini, bir sistem olarak Emevi devletinin emrinde doğmuş orada gelişmesini tamamlamış bir dini ekoldü; bu yüzden orda bir sorun olmadı. Allahın arz üzerindeki gölgesi olan Padişah ne buyursa o hemencecik dininde buyruğu oluveriyordu. Osmanlı Devleti 1516’dan sonra, bütün Anadolu’yu istila etmeye başladı. Suluca Kara Höyük Köyünün (yani bugünkü Hacıbektaş ) içinde olduğu Dulkadiroğluları beyliği de zorla, kanlı bir şekilde istila edip oraya da hükmetmeye başladı. Hacıbektaş Dulkadiroğlu Beyliğinin sınırları içindeydi. Osmanlı Devleti, Dulkadiroğlu Beyliğini İşgal edince Dulkadiroğlu Beyliğinde faaliyetlerini sürdüren Hace Bektaş Tekkesinde yaşayan Aleviliğin gelenekselleşmiş işleyişini de bozup, kendi sistemini oraya da dayatmak istedi. Sorunda tam buradan çıktı.

Osmanlı orayı, yani Hacıbektaş tekkesini yöneten postnişinliği, tıpkı Sünni dinini yönettiği gibi yönetmek için, Hacıbektaş Tekkesine postişin olması için Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşayı oraya gönderdi. Server Paşa, Hacıbektaş’a ilk geldiğinde Şah Kalender Çelebinin gücü karşısında ondan çekinip ilçeyi terk etmek zorunda kaldı; yani Şah Kalender Çelebi köylerinden onu kovdu. Sonra Şah Kalender Çelebi huruç eylemi başladı; bu huruç eylemi 1528 de kanla bastırılıp Kızılbaş direnişi susturulunca, Sever Paşa yeniden Hacıbektaş köyüne gelip oraları – yani Hacıbektaş Tekkesini oradaki kurumları vs. Osmanlı Devleti adına işgal edip ele geçirerek, oradan Kızılbaşları yönetmeye çalıştı.

Kanuninin Kaynı Server Paşanın, Suluca Kara Höyük’e yeniden gelişinin tarihi, bu aynı zamanda Kızılbaşlıktaki iki başlılığın – bölünmenin de başlangıç tarihidir, bunun 1551- 1552 yılları olduğu konusunda fikir birliği vardır . Konuya vakıf olanların gayet iyi bildiği gibi, Kanuni Sultan Süleyman’ın kayın biraderi olan, zat-ı muhterem Server Paşanın Kızılbaş süreğince bilinen adı Sersem Ali Baba’dır. Sersem Ali Baba Suluca Kara Höyüğe, Balım Sultandan hemen sonra gelmiş ama Şah Kalender Çelebi sağ iken, onu gücü karşısında orada tutunamayıp geri gitmiştir. Sersem Ali Babanın Şah Kalender Çelebi katledildikten sonra, Suluca Kara Höyüğe (Yani Hacıbektaş’a) bu- ikinci gelişiyle Kızılbaşlıkta yeni bir dönem yeni bir baş doğmuştur; böylece Suluca Kara Höyükte Osmanlının atadığı Dede Baba denen Alevilere bağlı olanlarla, eski geleneği sürdüren Çelebilere bağlı Kızılbaşlık geleneği dönemi doğup yaşamaya başlamış. Şehirlerdeki tekkeleri devlet denetimine almak daha kolay olduğundan, Sersem Ali Babaya bağlı mücerret dervişler daha çok şehirlerde etkin olmuşlar, Osmanlının erişemediği dağ köylerinde ise eskiden olduğu gibi Çelebilere bağlı sürek etkinliğini sürdürmüş. Bu farklılığı iyice anlayamayan, yâda bunu Osmanlının bu tutumuyla izah edemeyen kimi yazarlar bu ayrılığı “Şehir Aleviliği” , “Köy Aleviliği” gibi adlandırdıkları olmuştur ama konun özü -benim- dediğim gibidir, bu bilimsel – materyalist tarih anlayışına göre de böyle yapılmalıdır.

Bu tarihten sonra bu yolun çilekeşleri olan Çelebiler evlerine çekilerek, kendilerine bağlı olan Alevileri- Kızılbaşları yer altından gizliden gizliye yönetmişlerdir. Bu dönemde yeni kurumlar yeni ilişkiler doğmuştur. Burada yeri gelmişken vurgulayalım ki Çelebililiğin yasaklanması, 1925 yılından çok öncelere dayanır ilk defa bu zamanlarda başlamıştır.

Mücerret dervişler denilen Babaganlarla, Osmanlıdaki devletin emrindeki din, devletin emrindeki din adamı geleneği Kızılbaşlık içinde böylece başlamış oldu. Bu dönem birçok şeyin harcı merç içinde kalıp, birbirine karıştığı ilginç günlerin yaşandı bir dönemdir. Bu dönem iyice bilince çıkarılmadan Kızılbaş tarihi anlaşılamaz. Nefeslerde kim niye, ne demiş o bile anlaşılamaz. Bugüne kadar hem Şah Kalender eylemini, hem de Pir Sultanın ipe gidişini yazanlar bunları anlatanlar burada en önemli olguyu gözden kaçırdılar. Bu olgu şuydu Osmanlı istila ettiği kimi Akkoyunlu Devletine bağlı kimi tamamen özerk bir yapıdaki bu beyliklerde yaşayan halka kendi sistemini dayattı bu topraklarda yaşayan halksa buna direndi. Kızılbaşlık işte bu tarihi direnişin adıdır, bu direniş bazen Şah Kalender hurucunda olduğu gibi suyu yüzüne çıksa da çoğu zaman kendi iç dünyalarında sürüp gitti. Kızılbaşlar Osmanlının gücünü kırıp yok edemeyeceklerini anlayınca kendi iç dünyalarına, kendi köylerine çekilip kendi kendilerini yönettiler. Her Kızılbaş köyü Osmanlıyı kendi devleti saymayan onu dışlayıp kendi kendini bir devlet gibi yöneten bunun için kurumları olan, kendi hukukunu uygulayan, kendi salmasını salan ( yani vergisini toplayan) yapılardı. Kızılbaşların bu köy yaşantısına “devlet olmayan devlet” dense yeridir. Kızılbaş geleneğinde bu olgunun gelip düğümlendiği yerse Hacıbektaş Postnişinini kimin atayacağıydı. Kızılbaşlar bunu gelenekselleşmiş bir yapı içinde Hünkârın Hakk’a yürüyüşünden (tahminen 1270 yılından) bu buyana Kadıncık Ananın sulbünden gelen Çelebilerden seçiyorlardı, Osmanlı Hanedanları ise bunu kendiler atamak istediler. Osmanlı Hanedanlarının bu amaçla buraya ilk gönderdiği kişi Sersem Ali Baba diye bilinen Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşa’dır.

İşte Pirim Pir Sultan, Kızılbaşlıktaki bu yeni gelişmeler karşısında, Erdebil’den Rum’a (bugünkü adıyla Sivas ellerine) gelip, bu mücadelede devlet adamına güvenilmemesi gerektiğini, Çelebilerin haklı olduğunu, bu yoldan, bu uğurdan, bu Sürekten ayrılın maması gerektiğin söyleyip, bunun mücadelesini verip halka bunu anlatırken bir ihbar sonucu yakalanıp asılmıştır . Pir sultanın nefeslerindeki dram bunu yansıtır, Onun “Bugün üç dostumun ağzın (nabzın) sınadım can feda yoluna der bulamadım” yada “ Yorulan yorulsun ben yorulmazam ” diye yakınması, ta Tuna boylarında, Kızıldeli Dergahı civarlarında bunun kavgasını vermesi buralardan bize nefesler söylemesi bundan dolayıdır.

Pir Sultanın asılmasının, bu sürecin bir sonucu olduğunu, Banaz’daki bir panelde Murtaza Demir’inde olduğu bir muhabbet ortamında anlatmıştım. Pir Sultanla ilgili sürdürmekte olduğumuz bir tartışma yazısıyla, İhtırıcı adlı yazımın devamında konuyu daha ayrıntılı anlatacağım ama bunu burada kısaca yazayım. Pir Sultan bir nefesinde şöyle der.

“Sakın ey sevdiğim naşiden sakın
Erenler şaşırmaz attığı okun
Irak yerler bize hem oldu yakın
İki atlayıp birde düşemem m’ola” diyor.

Naşi, ileri gelen, yeniden oluşan, gelişmekte olan anlamlarına geliyor. Bu dönemde yeni olan yeni gelişen Sersem Ali Babanın başlattığı Dede Babalıktır. Bu dönemde inkar edilen şeyse Kadıncık Ananın çocuklarının Hünkarın da çocukları olduğudur. Pir Sultan “İnkar bir gün paralanır” , “Sakının sevdiğim yeni oluşandan sakının” derken Kızılbaş geleneğindeki, üç yüz yıldır inanılan şeyin inkar edilip Osmanlılarca yeni bir şey dayatılmasını kastetmektedir. Burada şunu da üzerine basa basa vurgulamalıyız: Kızılbaşların dilinde yani Alevi edebiyatında Çelebi, Çelebi zade sözcüğü bir ünvandır; Hünkârla Kadıncık ananın suplundan gelen sülaleyi anlatır. Pir Sultan çok bilinen başka bir nefesinde şöyle haykırırken bu atmosfer içinde inkâr edilen Çelebilere olan bağlılığını vurgulamaktadır.

“Pir Sultanım Çelebiye
Eyvallahım var Veliye
Yol oğluna yol diliyle -(Bu mısra “Yoldaşına yol diliyle” diye de söylenir)
Yolun sırın soran gelsin”

Pirimiz Pir Sultanın dilinde inkarcılık bu yüzden suçtur. Yolumdan, ikrarımdan dönmem diye kastettiği serini verip dönmediği yolu işte bu yoldur.

Kızılbaş geleneğinde Hace Bektaş Vilâyet-Namesindeki, Bostancı babanın gammazcıyı (İhbarcıyı) öldürmesiyle kuru ağacın yeşermesi yani günahların bağışlanması söyleminden sonra, devlete, devlet adamına karşı en katı söylem bu dönemde bu yüzden doğmuş, bu yüzden yaratılmıştır. Ol hikâye öz olarak şunu anlatır: Pir Sultan’ın bir taraftarı, bir seveni, bir müridi olan Hızır devlette görev almak için Pir Sultandan himmet ister; “Pirim himmet eyle de devlet hizmetine girip orada yükseliyim” der. Pir Sultan ona derki “Hızır, Hızır, aklını başına al, madem istiyorsun sana himmet eyleyim ama unutma ki bozuk düzende düzgün çark olmaz, sen gider o devlet katında görev alırsın ama günü gelir o devlet için beni bile astırırsın.” Sonunda Pirin dediği gibi olur, bozuk düzenin düzgün çarkı olmak isteyen Hızır gelir devleti için Pirini astırır. Şimdi burada bu olayın neden, hangi tarihi koşulların bir sonucu olarak yaratıldığını anlamaya çalışmak gerekir. Ama bunu yapmayıp Hızır’ın memleketi nereydi vs diye araştırmaya kalkışmak tarihi anlamamak demektir. Bizim her şeyden önce, bu geleneğin bu söylemi yaratmaya neden ihtiyaç duyduğunu, o günün tarihsel koşullarında bunun neyi anlattığını, somut olarak anlamamız gerekir. Burada “kızım sana diyorum gelinim sen anla” hesabı Hızır Paşa için söylenen sözlerle aslında, bir devlet adamı olan Sersem Ali Baba’yı yani Kanuni’nin kaynı Server Paşayı kastetmektedir, kıssadan hisse bu hikâyeden alınacak ders budur. Bu böyle biline.

Burada yeri gelmişken, Pir Sultanın kişiliğinin daha iyi anlaşılması için onun konumu ile ilgili bir iki şeyi daha söylemek istiyorum. Pir Sultan Banaz’da yaşayan sade bir köylü gibi anlatıldı. Hâlbuki o bir yolun, bir tarikatın ulusuydu. Pir Sultan’ın Sefavi dünyasındaki, Erdebil’deki konumu, yaptıkları görülemedi. Bu taraf yani Urumdaki olaylar anlatıldı ama o taraf görülemedi, gayipte kaldı. Burada bu konuyla ilgili de bilgilerimizi kısaca gözden geçirelim.

Safevi Dergâhının, Pir Sultanı bildiğini onların hazırladığı en önemli eserlerden biri olan, Şeyh Safı Buyruğu diye de bilinen “Menâkıbu’l – Esrâr Behcetü’l – Ahrâr” adlı kitapta Pir Sultan’ın iki nefesi olmasından biliyoruz. Ali Haydar Avcı da kitabında Şah Tahmasp’ın Anadolu’ya yürüyüşü sırasında halifeleri arasında Rumlu (Sivaslı) Pir Sultan Halife adında bir halifenin adı geçmektedir. Adı geçen bu halifenin Banazlı Pir Sultan Abdal olabilir mi?” diye soruyor. Ancak Pir Sultanın oralarda neler yaptığı ile ilgili bu güne kadar bir bilgim (iz) yoktu. Erdebil Dergâhı çevresinde (Safevi devleti zamanında) Pir Sultan ne türden görevler alırdı bu konuda bu güne kadar bir bilgimim (iz) yoktu. Bunu Rumlu Hasan’ın Şah İsmail Tarihi diye dilimize çevrilen “Ahsenü’t Tevârih” adlı ünlü eserden öğreniyoruz. Rumlu Hasan, kitabın iki yerinde, bizim Pir Sultanımız olduğunu sandığım bir kişi hakkında şöyle bilgiler veriliyor, oradan okuyalım.

Örneğin: 1513/1514 yıllarında olayları anlatılırken şöyle deniyor:
“… Çatışma sırasında üstünlük bayrağı taşıyan ordunun öncü güçleri Rumlu Piri Sultân, düşman yakan gazilerin tamamıyla birlikte Serafraz Bağı’nda çatışmaya katıldılar ve o kötü talihlinin adamlarından yaklaşık üç yüz kişiyi öldürdüler. …”

1521/1522 yılının olayları anlatılırken de şöyle deniyor:
“… Gaziler kaleyi sağlamlaştırmaya uğraştılar. Rûmlu Piri Sultân, Rumlu Halifesi Sûfileriyle Irak kapısın, Emir Yusuf oğlu Emir Muhammed de Melik kapısını korumaya aldılar.”

Görüldüğü gibi bizim için “Gayip erenlerden” olan Pir Sultan “Gözlüye gizli yok” diyen Erdebil dünyasında gayet iyi biliniyormuş.

Burada bir kuşkuyu dile getiren şu soru sorulabilir: Acaba burada adı geçen “Rûmlu Piri Sultan” bizim Pir Sultan(ımız) mi? Benim bundan kuşkum yok. O zamanın dilinde Rumlu sözü Sivaslı anlamında kullanılıyordu. Gerçi Aksak Timur namıyla bilinen Timur’un, Yıldırım Beyazıt’ı yenince esir aldığı otuz bin kişiyi bağışladığı Edebil şeyhinin, bu esirleri yerleştirdiği yöreye de Rum, burada yaşayanlara da Rumlu yada Sufiyani Rumlu deniyor ama burada anılan Rumlu, Sivaslı olsa gerekir. Pir Sultanın Safevilerle ilişkisinın olduğunu, oraya gittiğini gösteren bir çok nefesi var.

Pir Sultan bir nefesinde mahlasını bile pirinin verdiğini şöyle söylüyor:

“Pirim bana bağışladı ismimi
Deftere yazıldım bir han içinde
Oniki kapılı şehre uğradım
Yedi derya geçtim bir gün içinde”
Pirimiz Pir Sultan tam bir yol oğlu. Yola girmiş, yol oğlu kâmile yoldaş olmuş, ikrar verip ikrarında durmuş, nice canlar ile didar görüşmüş, muhabbet eyleyip candan sevişmiş, yoldaşlarına yol diliyle yolun sırrını sormuş bir kamil kişi. Üstüne yol uğramış, Urum’da yolun bozulmasına karşı mücadele etmesi gerekiyormuş, gelip Urumda bu mücadeleyi verirken bir tuzağa düşürülüp, bir ihbar sonucu yakalanmış yolundan dönmesi karşılığı serini bağışlamayı önermişler buna tenezzül bile etmemiş birisi. Şimdi ihbar edilip tuzağa düşürülmesiyle ilgili iki nefesini anarak bu sözü bağlayalım.

Banaz’dan sürdüler bizi Sivas’a
Erler himmet edin ben gidiyorum
Garipçe canıma kıldılar ceza
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Gidi kâfir gelir dedim imana
Kuzular ağlıyor hem yana yana
Getirip de hapsettiler zindana
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Baktı didelerim yoldan kalmadı
Güzel Şah’a gelir dedim gelmedi
Pirimizden bize himmet olmadı
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Urganım çekildi sığındım dâra
Üstüme döküldü ağ ile kara
Muhbirin üstünde çıralar yana
Erler mürvet edin ben gidiyorum.

Pir Sultan Abdalım belim büküldü
Aktı gözüm yaşı yere döküldü
Âhir urgan boğazıma takıldı
Erler mürvet edin ben gidiyorum

Burada açıkça görüldüğü gibi bir muhbirden yakınıp ona beddua ediyor. Şurdada tuzağa düşürüldüğünü söylüyor:

Aşığın başına gelmez hal olmaz
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin
Sende bende deyu sual olunmaz
Ulaş yetiş pirim İman Üseyin

Erenler basmamış yerlere yüzü
İletüp çamura çiğnetme bizi
Yarın bun deminde isteriz sizi
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Aşık olan aşık dardan ayrılmaz
Taki Naki seven aşık yorulmaz
Talip bunalmazsa piri çağırmaz
Ulaş yatış pirim İmam Üseyin

Bir hal ile biz onlara katıldık
Kemlik ile dışarıya atıldık
Bir münkirin tuzağına tutulduk
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Pir Sultanım daim düşmektir işi
Yol yol oldu akar çeşmimin yaşı
Oniki imamın serçeşme başı
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Uzun lafın kısası, demem şu ki Kızılbaşlığın devletin emrine verilmesi yâda devletin emrine alınması çabası yeni değildir. Bunu tarihi Osmanlının Anadolu coğrafyasını 1516 -1517 den sonra tamamen ilhak edip istila etmesiyle, buralara kendi sistemini dayatmasıyla beraber başlamıştır. Bu dönemde yoldan sapıp, Hünkârın zaten evladı yoktu, biz Osmanlının atadığı kişinin de (Sersem Ali Babanın’da) peşinden gideriz diyenlere mükâfatlar verilmesi, 1550 den sonra Osmanlının “Nakibu’l Eşreflik” kurumunca yapılmıştır. Osmanlı Şecerelerine bakın hep bu tarihten sonradır. Bunlar hiç tesadüf değildir. O zamanlar Alevi dinini Alevi din adamlarını devletin tebaası yapmayı Osmanlı başaramadı, o zamanlar dedeleri Osmanlının dedesi Osmanlının memuru yapamadılar şimdide yapamazlar. AİHM buna olur verse de bu olmaz bu böyle biline. Olmayacak dualara âmin demek bizlerin işi olmadı, olamazda.

Konunun bu tarihi yanını, Pir Sultan hakkında yazmakta olduğum uzunca bir mektupta daha ayrıntılı inceleyeceğim; burada şimdilik bu Kadercik yeter diyorum.

Biz şimdi baştaki güncel konumuza gelip şunu tartışmalıyız.

AİHM diyelim ki bu başvuruyu olumlu buldu, sizin ülkeniz için laiklik bu kadarla yeter mi diyecek. Sizin ülkenizdeki laiklik Avrupa standartlarının gerisinde olsun bu kararım sadece sizin için geçerlidir ama bu Avrupa’ya uygulanamaz mı diyecek. Yoksa AİHM bu başvuruya olumlu bulup Dedelere genel bütçeden maaş verilsin derse Avrupa’daki Alevi hizmetlerinde bulunan dedelerde bundan yararlanacaklar mı? Ne olacak ne bekleniyor bu kararla. Bunlar üzerinde bu yola gönül verenlerle yolun diliyle konuşmamız gerekmez mi?

Bence referandum dolayısıyla tartışılmayan bu konu enine boyuna konuşulmalıdır. Bu çaba hem Türkiye’yi, hem de Türkiye’deki Aleviliği nereye götürür bu iyice konuşulmalıdır.

Saygılarımla.

Ali Rıza Aydın.
19 Eylül 2010

1- Derviş Mehemmet Divanı, Merdiven Köy Şah Kulu külliyesi yayını 2.baskı 1993 sayfa 34

2- Bakınız: Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, ardıç yayınları 2004 sayfa 191. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ANADOLU BEYLİKLERİ, TTK yayınları 5. baskı sayfa 173, Halil İnalcık Devlet-i Âliyye, İş Bankası yayınları 1. cilt sayfa138–139
3- Şah sözcüğü, Farsçada En, en büyük demektir; yiğit (Merdan) en yiğit yiğitlerin en yiğidi (Şahmerdan) der gibi en anlamına gelen bir sıfattır.
4- Aslında doğru söylem şöyle olmalıdır Çelebilerden yada Çelebi zadelerden Kalender Şah, Çelebi zadelerden Şah-ı Kalender. Hacı bektaş sülalesinden Kalender Şah vb
5- A. Celalettin Ulusoy, Alevi Bektaşi yolu, 1986, kendi yayını sayfa 83.
6- Bakınız 1925 tarihli, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarkar İle Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Yasa.

7- Pir Sultan bir nefesinde şöyle diyor: “Urganım çekildi sığındım dara / Üstüme döküldü ağ ile kara / Muhbirin üstünde çıralar yana / Erler himmet edin ben gidiyorum” Ali Haydar Avcı, Bizede Banazda Pir Sultan derler sayfa. 121. Cumhuriyet yayınları 2004
8- Bunlar türkü olarak söylenen Pir Sultanın nefesleri, birini Musa Eroğlu diğerini de Ruhi Su söyler.
9- Ali Haydar Avcı, “Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler” 1. Baskı Cumhuriyet yayınları Sayfa90

10- Bakınız Nejat Birdoğan Çelebi Cemaletin Efendi’nin Savunması na yazdığı önsöz. Berfin Yayınları birinci baskı 1994 sayfa 9.
11- Vilâyet – Nâme, Menâkıb-ı Hünkar Hace Bektâş-ı Veli, “Hacı Bektaş –Bostancı Baba. Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı, İnklilap yayınları 2 baskı sayfa 54–55
12- Bu söz şöyle de söylenir: “Kızımı sana söylüyorum gelimin sen duy”.
13- Şeyh Safi Buyruğu, Yayına hazırlayan Dr. Ahmet Taşkın, Rheda-Wiedenbrüç Çevresi Alevi Kültür Derneği yayınları 2003, sayfa 84–85, Bu konu Ali Haydar Avcı kitabında işlenmiştir bakınız, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler sayfa 163-164
14- Ali Haydar Avcı Bizede Banazda Pir Sultan Derler sayfa 108-109 132 nolu dipnot.
15- Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 170
16- Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 213
17- Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız Valther Hınz, “UZUN HASAN ve ŞEYH CÜNEYT” sayfa 8–9. Türk Tarih Kurumu yayınları. 2.baskı
18- Nefesi tümü için bakınız Ali Haydar Avcı Bizede Banazda Pir Sultan derler birinci baskı sayfa 171-172
19- Bu nefesi de Ali Haydar Avcının kitabından yazdım. Sayfa 120–121. buna benzer başka bir nefesindeki dizesi de şöyle: “Bir hal ile biz onlara katıldık / Kemlik ile dışarıya atıldık / Bir münkirin tuzağına tutulduk/ ulaş yetiş Pirim İmam Hüseyin. Ade sayfa 117
20- Ali Haydar Avcı “Bizede Banazda Pir Sultan Derlere” sayfa 117. Kitapta Hüşeyin diye geçen ismi Üseyin diye yazdım, aslında halk arasında üseyin denir.


Sitemiz Yazarlarından