|
Şeytan Ayrıntıda Gizlidir
Kategori: YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Eki 17th, 2010Ekleyen: Rıza Aydın
...
Kızılbaş düşüncesi, “insan-ı kamil” diye dillendirilen Kamil insanı Hakk bilmiş. Bunu şöyle söylersek yanlış olmaz, hiç bir şey yokken Hak vardı, bu kevni mekândaki her şey bu birden, yani bu Haktan var edildi; bundan dolayı da evrende var olan her şey bu bir olan Hakkın bir parçasıdır diyerek gelmiş bu düşünce. Yani gözünüzün gördüğü, bu âlemde, hissettiğiniz herşey Hakk’tır; bu gözle bakınca sende bu Hakkın bir tezahürüsün, sende Hakk’sın demişler.
Burada insana bakış önemli, insan, geniş manada Hakk denilen görülen âlem içinde gönlünde Hakk’ı hisseden, onu gönlünde taşıyan bir varlık olduğu için Hakkın görünen bir siması olarak algılanmış. Aşağıya Kaygusuz Abdal’ın “Bu âdem dedikleri el ayak baş değil âdem manaya derler suret ile kaş değil” diye başlayan deyişini yazacağım. Bu deyişte, bu anlatılıyor. Kızılbaş süreğine inananlar, insanın Hakkın bir parçası olduğuna inandığı için, teninin ölünce içindeki canın kafesten uçan kuş gibi geri geldiği yere gideceğini, devredeceğini söylemişler. Buradan devriye kuramı, bunu anlatan devriye nefesleri çıkmış. Bu kemalete ermiş, insan-ı kâmil insanlara kutup denmiş. Dünyanın bu kutup olan insanların etrafında döndüğüne inanılmış. İnanılır ki bu insanlar, her dönem, her çağda olmuşlar, bu âleme başka başka adlarla gelip gitmişler. Şirinin “Daha var olmadan ketmi-i ademde/ Hak ile birlikte yektaş idim ben / yarattık bu mülkü çünkü o demde / Yaptık tasfirini nakkaş idim ben” diye başlayan devriyesi bu döngüyü çok güzel anlatır. O deyişin -nefesin bir yerinde şöyle der: “Gahi nebî, gahi veli göründüm / Gahi uslu, gahi deli göründüm / Gahi Ahmet gahi Ali göründüm /Kimse bilmez sırrım kallaşıdım ben”. Şimdi bu sırrını kimseye vermez “kallaşıdım ben” diyen insanlar bir yerde de Ali olarak görünmüş ya, kimi canlar oraya takılıp kalıyorlar. Bu ağaca bakıp ormanı görmemektir. Harabi “Vahdetname’sinde “Bu sözleri sanma her insan anlar / Kuş dilidir bu Süleyman anlar / Bu sırr-ı müphemi ârifler anlar / Çünkü cahillerden pünhan eyledik” dese de ben bu gün bunların anlaşılacağını düşünüyorum. Baba Kuhi: “Gözlerimi açtım; beni kuşatan yüzünün nuru ile Gözün gördüğü her şeyde yalnız Allah’ı gördüm. Bu nefes Farsçadan İngilizceye oradan da Türkçeye çevrilmiş, bunun orijinalin de Baba Kuhi’nin Allah yerine “Tanrı” ya da “Hakk” demiş olacağını düşünüyorum. Dikkat edin, Baba Kuhi’de kendi kendine bakınca Allah’ı görüyor. “Sana alem görünen hakikatte Allah’tır” sözü Kızılbaş ulularına ait bu olguyu anlatan bir söz. İşte bu kavram, bu söyleyiş şekli, zaman içinde Aliye dönüşmüş, bundan sonra Hilmi Dede Baba gibi ozanlar “Aynayı tutunca yüzlerine Allah’ı yâda Hakkı değil Ali’yi görmüşler; Özlerine nazar eyleyince de yine orada da Tanrıyı değil de Ali’yi görmüşler, yani gördüklerini öyle tasvir etmişler. Burada anlatılan hakikati anlamak için arif olmaya gerek var mı bilmiyorum, bana gayet açık gibi görünüyor. Bu herkesin özünde gizli olan, özümüzde güzelliğini sakladığımız, Veysel’in “Saklarım gözümde güzelliğini her nereye baksan sen varsın orda” dediği şey. Bu nesne, bu şey, Ebu-Talib’in sulpundan dünyaya gelip cismani olarak yaşayıp sonrada başından aldığı bir kılıç yarasıyla Hakkın rahmetine kavuşan o nesnenin içine gizlenmiş olsa da, o nesneden başka bir nesne ama onunla özdeşleştirilmiş, o isimle söylenmiş, onunla kamufle edilmiş bir nesne. Bilmem yeteri kadar anlata bildim mi. Biz, söze, lafza değil temsil ettiği olguya bakalım. Şimdi Baba Kuhi’nin deyişini okuyup oradaki Allah sözcüğünü Hakk ya da Ali sözcüğü ile değiştirelim bakalım o anlamda bir değişiklik oluyor mu? Tarihi sürecin bir yerinden sonra Kızılbaş ozanlar gözlerinin baktığı her yerde yalnızca -Hakk ya da Allah gördük demenin yerine- yalnızca Aliyi gördük diyorlar. O sözcük o olgunun yerine kullanılıyor, hep si bu. Ama inanın Ebu Talip oğlu olan zatta bunu duysa Cimcime, Gergere hikâyesinde anlatıldığı gibi, buna kızar, buna bozulurdu; Aliallahiliğin doğuşuna neden olan Nusayri’nin öyküsü böyle anlatılıyordu benim çocukluğumun geçtiği ortamlarda. Şimdi Baba Kuhi’ye kulak verelim, bakalım o ne diyor: “Çarşıda, manastırda yalnız Allah’ı gördüm. Düzde, dağda yalnız Allah’ı gördüm. O’nu gördüm mihnetle hep yanımda Sevinç de, keder de yalnız Allah’ı gördüm. Namazda, oruçta, zikirde, senâ ve temâşâda Peygamberin dilinde yalnız Allah’ı gördüm. Ne ruh ne beden, ne araz, ne cevher, Ne keyfiyet, ne sebep, yanlın Allah’ı görümdüm Gözlerimi açtım; beni kuşatan yüzünün nuru ile Gözün gördüğü her şeyde yalnız Allah’ı gördüm. Bir mum gibi eridim ateşinde, Parlayan alevlerde yalnız Allah’ı gördüm Açıkça kendimi gördüm kendimi gördüm Allah’ın gözleriyle bakınca yalnız Allah’ı gördüm Yoklukta fenâ buldum, kayboldum Hey! Ben ebediyete erdim yalnız Allah’ı, Allah’ı gördüm. Şimdi siz Baba Kuhi’nin nefesinde Allah diye söylenen sözcüğü Ali ya da Hakk diye değiştirin anlatımda ne değişecek. Öyle yapınca da anlayan yine aynı şeyi anlayacak. Bunu böyle anlatmak bir takiye mi bence taki’ye değil bu böyle bir dil, bu dile vakıf olanlar bunları anlarlarmış. Dikkat edin, Harabi Vahdetname’sinde bu kuş dilidir bunu Süleyman anlar diyor. Ben bunun –Süleyman olmasak ta- anlaşılacağını sanıyorum Gelelim diğer bir soruya. Şimdi sizlerin bana sorduğunuz gibi, -yaşlı insanlara gidip- bu günkü Sudi Arabistan’ın Mekke, Medine şehrinde bir zamanlar yaşadığı söylenen, kendisi 53 yaşındayken taliplerinden birinin 9 yaşındaki kızıyla evlenen, bununla yetinmeyip oğulluğunun karısını da gökten ayet indirip alan- onunla evlenen bir zat bizim Peygamberimizmiş deseniz, bütün yaşlılar, büyükleriniz Kazım Balaban’a da Ertürk kardeşimize de kızmazlar mı sanıyorsunuz? Bence kızarlar. Daha önce Kazım Balaban canımıza sormuştum, şimdi Ertürk cana da sorayım, sizin köyde Cem’e, 10 tane kadınla evlenen, bu yetmezmiş gibi üstüne üslük taliplerinden birinin 9-10 yaşlarındaki kızı ile oğulluğunun karısını da alan, “Mut’a Nikahını” savunan, kadınları erkeklerden iki gömlek aşağı gören, kutsal aylar çıktıktan sonra dinlerini kabul etmeyen komşu köylerdeki Yahudilerin, Hıristiyanların görüldüğü yerde dövülmesini söyleyen birini Dede olarak Cem’i yönettirmek isteseniz ona dedelik yaptırırlar mı? Böyle bir zatın Cem’e gelip Cem’de dedelik yapmasından vazgeçtik böyle biz zatı Cem’e koyarlar mı, koyarlarsa bu yol bozulmaz mı böyle bir şeyi gözünüzün önüne getirin bir yol, oradan sonra sohbeti sürdürelim. Olur mu? Sünnilerin ya da Şiilerin anlattığı Muhammed’i hiç değiştirmeden, dönüştürmeden olduğu gibi Aleviliğin içine sokun, onu dede olarak Cem’in başköşesine oturtun bakalım Alevilik diye bir şey kalacak mı? Böyle bir Alevilik sizin olsun sizde bizimkini bize bırakın mı deyim şimdi bende sizlere. Gelin bu dilleri terk edip kendi yolumuzda gidelim, bu yolu başka şeylere bulaştırmayalım diyorum ben. Dostlar konuyu daha fazla uzatmadan başka bir yazıda tartışacağım bir iki çift söz daha edeyim. Bizim Kızılbaş geçmişimizin uluları, gerek Sünniliği, gerekse Emevi geleneğini kendi dinlerinden saymazlar. Örneğin Ömer’i, Osman’ı, Ebu Bekir’i, Ayşe’yi hele hele Muaviye’yi kendi din büyükleri olarak görmezler. Sünniliği de İslam’dan saymazlar, Sünniliğe İslam demezler ki onlarla aynı dinden olsunlar. Hamdüllah Çelebi’nin savunmasında “Kadı Efendi Hazretleri, sen Sünni güruhuna İslam dememi mi istiyorsunuz? Bizlere hiddetle şiddetle kabul ettiremezsin. Asla müslüman diyemem.”diyor[1]. Sünni ye Müslüman demeyince kendileri de doğal olarak onunla aynı dinden olmuyor. Bu bağlamda Harabi’nin Sünniliğin kurucusu ya da din büyüğü Ebu Hanifi ile ilgili yazdığı, Feyzullah Çınar’ın da – Fazilet adlı kasetinde- söylediği nefesi aşağıya alıyorum bakın ne demişler: ETME VAZİFE Mezhebinden bir zâhit sual olunsa Dersin ki mezhebim Ebu Hanife Zerre kadar senin imanın ola Hâşa şümme hâşa imâm değildir Vallah-i İmâm-ı âzam değildir İmamlık bertaraf İslam değildir Cenâb-ı Hazret-i Nebiyyüzzişân Evladına oldu bu herif düşmân Harabî sen İmam Cafere bağlan Başka mezheplere etme vazife Erâcife: uydurma sözler Nebiyyüzzişân: yüce peygamber Haşa sümme hâşa:asla, kesinlikle, asla Bazı arkadaşların bizi çekmeye çalıştığı Marksizm alanı sonraya kalsın olur mu? Nazım Hikmetin bir şirinde “o meretten bizde çakarız biraz” dediği gibi bizimde bu alanda bir hayli çalışmışlığımız vardır; o meretten bizde çakarız biraz. Bunları bilen bilir. Ayrıca benim inandıklarımı söylediğimi beni bilen bilir, kimseyle hele de emperyalistlerle, AB ile ya da bazı karanlık güçlerle hayatımın hiç bir döneminde bir muhabbetim hiç bir ilişkim olmaz olmamıştır da. Bunları herkes ayan beyan bilir bu sözlere alınmadım. Alınmamda. Sevgiyle, Aşkı muhabbetimiz daim olsun deyip sözü Kızılbaş edebiyatın temel taşlarını koyanlardan Kaygusuz Abdala bırakıyorum.Kaygusuz Abdal’ın Adem’i anlatan bir deyişi: Bu âdem dedikleri El ayak baş değil Âdem manaya derler Suret ile kaş değil Gerçü etü derüdür Cümlenin serverüdür Hakkın kudret sırrıdır Âdem mânâ-yı mutlak Âdemdedir nutk-i Hak Âdemden gafil olma Âdemdedir külli hal İlm ü hikmet güft ü kal[2] Âdem katında âlem Âdem odur ey hoca Gıdası mâna ola Maksud âdemden ahî Kendi özünü bilen Maksudun bulan kişi Hakk’ı bilen doğrudur Bu Kaygusuz Abdal’a Âşık demen dünyada Nakş ü sûret gezetir Aşkı muhabbetlerimiz daim ola. Aşk ola. Işk ola. [1] Hamdüllah Çelebinin savunmasına konuyla ilgili çok detay var. Bu savunmadan konuyla ilgili bazı bölümleri buraya alıyorum. Bu savunmanın her satırı dikkatle incelenmelidir: “Efendi kadı hazretleri. Senin Ehli Sünnet vel cemaat dediğin mezhep sapkın ve bidattır. Can havili olmadan doğru söylediğimin tutanaklara geçmesini istiyorum. Mahkemenizin ve şu andaki devletinizin İslam diniyle yakından uzaktan ilginiz alakanız yoktur. … On iki İmamların beşi Emeviler, yedisini Abbasiler şehit etmişlerdir. Zorla dine el konularak Sünnilik icat edilmiştir. Zamanımıza kadar, Aleviler katledilmiştir. Benim sizden can için bidat mezhebine İslam diyeceğimi mi sanıyorsunuz? … Bu Ali Resul’e, Ehl-i Beyt’e işlenen cinayetten sonra kendi kendilerine Müslüman adının yakışmadığını görerek bizzat kendileri Sünni adını koymuşlardır. Efendi kadı hazretleri, kan döken zalim kimler olsa asla Müslüman diyemem. İslam kanını hükümdar tahtı için bu saydığın devletlerin hükmettiği yerlerde, Gürüh-ü Naci olan biz Müslüman Oğuzların kanlarını o topraklarda hiç kurumamıştır. Kan döken zalimler için bana Müslüman dedirtmek mi istiyorsunuz? Bizden hiç kimse bunlara asla Müslüman diyemez. Sünni diyebiliriz. … hiçbir gerçek eren, eşkıya guruhuna İslam veya Müslüman dememiştir. Hz. Peygamberin sevgili kız torunu Zeynep kanlı zalim olanlar için “Eşkıya güruhunu asla İslam, Müslüman adıyla anamayız” diye bize vasiyeti vardır. Kan dökerek, hiddet, şiddet ile bizlere zor ile Müslümanlığınızı söylettiremezsiniz. O tarihten sonra gelen erenlerden, evliyalardan, imam veya şeyhten, meşayihten asla kimse Kerbelâ katillerine ve benzerleri olayları meydana getirerek kan dökenlere asla İslam ve Müslüman denilmeyeceğine yeminle bildirmişlerdir. Efendi Kadı hazretleri, Ehl-i Sünnet dini diye bir din yoktur. Hal böyleyken ABF nin yayınladığı yayınlarda bu hususa uyulmaması düşündürücüdür. |
|