Ana sayfa
|
Radyo
|
Forum
|
Hesabınız
|
Haber Öner
  
Son Dakika
AleviGundem.com | Alevi Haber – Alevilik – Kızılbaş
Genç ALeviler
Ana sayfa Aleviler Dünya Editörden Kitap Kültür -Sanat Makale Manşet Ozanlar/Deyişler Siyaset Spor
             

PSAKD Seçimleri ve Fevzi Gümüş Tepkisi
Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) seçimleri Ankara’da Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Canlar...
08/04/12 - 2:00 Yorum sayisi 0(0)
Alevi köyünde provokasyon:”Pis aleviler hepinizi yakacağız!”
Adıyaman’da Alevilerin yoğun olarak bulunduğu Karapınar mahallesindeki birçok evin işaretlenmesinin üzerinden 1 ay...
31/03/12 - 6:19 Yorum sayisi 0(0)
Sivas Davası Düştü!
Sivas’ta, 2 Temmuz 1993′te Madımak Oteli’nin yakılması ve çoğu Alevi 33 aydının ...
13/03/12 - 8:54 Yorum sayisi 0(0)
Şeytan Ayrıntıda Gizlidir-2‏
Kategori: YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Eki 17th, 2010Ekleyen: Rıza Aydın
...
Ertürk Maral dostumuz uzun uzadıya yazdığı yazıda bana sorular sormuş. Ben mümkün olduğu kadar kısa yanıtlar vermeye çalışacağım. Sorunu kendimce bir kaç sınıfa ayırdım öyle sırayla inceleyip düşüncemi yazmaya çalışacağım.

Birinci kısım.
Hamdüllah Çalabi ile Edip Harabi’nin Sünniliği Müslümanlıktan saymadığını söylemiştim, Ertürk Maral dostumuzda bu kanımı doğrulayıp biz kendimize niye Müslüman demeyelim diyor. Hoş bir soru. Bunun üzerinde durmalıyı değer.

Dostlar sorun isimlendirme sorunu değil, sorun buradan çıkmıyor. Yanı sorun isimde değil. İsimler olguları birbirlerinden ayırmak için kullanılan işaretlemelerdir. Ben kelimeyle, sözcükle değil bunun kapsadığı muhteva ile ilgileniyorum.

12 Eylülden sonra devlet karıştır- barıştır diyordu şimdi karıştır aynılaştır diyor. Sorun buradan çıkıyor.

Hamdullah Çelebi ile Edip Harabi gibi Kızılbaş uluları Sünniliğe Müslüman ya da İslam dememekle kendi dini anlayışlarının onlarla ayrı olduğunu söylemeye çalışıyorlardı. Ben bunu böyle anlıyorum.

Ya şimdi ne yapıyorlar, yâda ne yapılmaya çalışılıyor, “Sünni İslam” –“Alevi İslam” diyorlar, yani Kızılbaşlıkla Sünniliği önce aynı kökte birleştiriyorlar sonrada ikisini aynileştiriyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı çatısı içinde bir “Sünni İslam Din Hizmetleri Başkanlığı” olsun, birde bunun yanında “Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı” olsun diyorlar. Bu adlarla kurumlar kurulmuş bile. İşte tehlike de bu. Alevi İslam- Sünni İslam diye ikisinin aynileştirilmesi. Ben bunların yani bu iki dini anlayışın bir biriyle uzlaşamayacak, aynileşemeyecek bir birinden apayrı iki yol olduğunu düşünüyorum; iddiam bu. Bence sorunda buradan kaynaklanıyor. Bunlardan birine ne diyeceksek diyelim burada sözcük önemli değil, diğerine de başka bir şey diyeceğiz. Burada – bu prensipte anlaşılmayacak bir şey var mı? Yanlış anımsamıyorsam Nazım Hikmet bir şiirinde ”Yolunuz -bunların- yollarına benziyorsa yolunuzu değiştirin, adınız -bunların- adlarına benziyorsa adınızı değiştirin” diyordu ya işte bizde öyle yapacağız. Burada sorun sözcüklerde değil muhtevada, benim lafla sözcükle işim yok, sorun burada olsa bunu hemen hallederiz ben o sözcüğün beyinlerde oluşturduğu muhteva ile ilgileniyorum. Yoksa hiçbir sözcüğe karşı o sözcükten kaynaklanan alerjim yok sanırım. Tarihte bu sözcüklerin hangi olguyla betimlendiğine bakıyorum. Muaviye’yi, onun oğlu Yezid’i yaratan yollarla benim yolum aynı olmasın, onunla çakışmasın istiyorum. Hepsi bu.
Ben Sünniliğin bir iktidar biçimi, bir devlet geleneği olarak İslam’ın Termidoru olduğunu düşünüyorum. Fransız İhtilalinden ödünç aldığım bir kavram bu. Tarih biliminin ışığı altında, “İslamda Termidor” başlığı altında bunu birgün yazmayı düşünüyorum. Aslında “İmam Ali’yi anlamak” adını verdiğim yazımda bunun ipuçları var. Bu iki yol, Sünnilikle Şiilik ayrı ayrı dünyaların ürünü, Kızılbaşlığınsa bunların ikisinden de ayrı, apayrı bir dünyanın ürünü olduğunu düşünüyorum.[1] Ömrüm oldukça bunları yazacağım. Tarihimizi biz kendimiz yazmadığımız sürece tarih hep egemenlerin penceresinden bakan gözlerce onların duygularını yansıtarak anlatılacaktır.

İkinci kısım.

Alevilik ne zaman çıktı adı neydi, kırklar meclisi ne zaman nerede toplandı gibi ahret soruları soruyorlar, şöyle yanıt veriyorum: Kızılbaşlar kendilerinin Guruhi Naciden beri ayrı bir toplum olduğuna inanmışlardır. Devriye şiirleri apaçık bunu anlatıyor. Alekber Çiçeğin söylediği Haydar Haydar deyişinde on dört bin yıl gezdim pervanelikte der, on dört bin yıl pervanelikte bir kandil de parlayan nur gibi- yıldız gibi parlayıp duran yada gezen Hakk kendinden, kendi öz varlığından bu kevnimekanı yani bu evreni yaratı. Daha evren yok iken Hakk ile birlik olan bu can önce bu mülkü kendinden yaratıyor sonrada bu mülkün içindeki bütün varlığı kendinden yarattıktan sonra bütün nebilerle birlik olup bu âleme gelip gidiyorlar; böyle diyorlar devriyelerinde Şiri’de Harabi’de. Her gelen nebiye yoldaş idim ben yâda kardeş idim ben diyorlar. Böyle resmediyorlar. Bu yüzden evrende görünen her şeye başlangıçta bir olan bu birin bir parçası olarak bakıyorlar. Bu yüzden bu arzı yani toprağı da hak görüp ona basarken bile canı incimesin diye yavaşça basıyorlar.

Bu kendilerine “Gurihi Nacı” diyen topluluğa tarihte ne adlar verilmiş tam bir tez konusu olabilir ama ben hemen aklıma gelenleri yazayım, Işık, Işıkçı, Işık tayfesi, Babalı yada Babalılar, Torlaklar, Kalenderi, Teber, Kızılbaş- Kızılbaşlar, Kırklar, Alevi, Bektaşi vs. vs.
Buraya takıp kalarak bunu uzatmadan şunu söyleyeyim. Aslında bunu bir iki defa yazmıştım ama burada tekrar edeyim. Ben konunun iyice anlaşılması için Kızılbaşlığın toplumsal tabanı nedir, bu nasıl bir hayatın içinden çıkmıştır, ona bakmak gerekir diye düşünüyorum. Ben bunun kelamdan yani sözden önce toplumsal bir olgu olduğunu düşünüyorum. Bu konuda sevdiğim bir sözü anmak istiyorum: Bu günlerde bizim topluma çok sevimsiz gösterilmeye çalışılan Marks şöyle diyor “İnsanların varlıklarını belirleyen şey bilinçleri değildir, aksine (tam tersine), insanların bilinçlerini belirleyen onların sosyal (toplumsal) varlıklarıdır.”[2] Ben gerek Sünnilik olsun gerekse de Şiilik olsun bunların Kızılbaşlıkla farklarının sözlerine – kelamlarına bakılarak değil toplumsal varlıklarına bakılarak anlaşıla bilineceğini düşünüyorum. Bunu “Alevi olmayan Aleviler” başlıklı yazımda yazmıştım, burada tekrar edeyim.

İnsanlık kültürü tümüyle köleci toplumların ürüne değildir. Kölelik tarım toplumların ürünüdür; Adem’le Havva buğdayı yiyince cennetten kovulurlar. Çoban kavimleri gibi bazı kavimler köleci toplumu yaşamamışlardır, örneğin: Aborjinler, Kızılderililer, Eskimolar gibi Türkler köleci toplumları yaşamadığından toplum içerisinde kadın ile erkeğin insanlığın eşit parçaları olarak algılandığı bir toplumsal yapı içerisinde yaşamlarını kurmuşlardır. Yüzyıllarca, kuşaklar boyu süren kölelik içinde yaşamış bir köle ile bunu hiç bilmeyen özgür bir birey aynı kelamı aynı şekilde anlamazlar, anlayamaz. Hace Bektaş’ımızın[3] “Derya ne kadar geniş olursa olsun sen kabın kadar alırsın” sözü bu olguyu güzel anlatır. Özgür bir birey aynı sözü köleden farklı anlar farklı yorumlar.

Kızılbaşlar köleliği bir yana bırakın kulluğu kabul etmiyorlar. Bakınız bu konuda F. Köprülü’nün “Türk Edebiyatında İllk Mutasavvıflar”da aktardığı Divrikli Nakşî Akkırmâni yazdığı o güzel nefeste şunu söylüyor:

“Akıt gözlerinden yaşı

Gör kimdir işleyen işi

Kul olur ise bir kişi

Bu mülke sulân olur mu?
******************
Aşka ciğerin yakmayan

Mürşide doğru bakmayan

Bahr-i Muhit’e akmayan

Göl iken umman olur mu?”

Hacı Bektaş Çelebilerinden Güdize ana ise Kâtibi mahlasını kullandığı bir deyişinde taliplerine şöyle sesleniyor:

sen seni bilirsen göher kanisin

sen seni bilmezsen yoksa fanisin

Sen ki bu mülkün Süleymanısın

Yerde gökte arşı Rahman ol taliplerinden
*********************
Katibiyem Hakk’a olmuşum bende

Fark eyle özünü ba ile nunda

Bu kevni mekânın temeli sende
Sana kim buyurdu loksan ol talip

Kızılbaş geleneği kişiyi böyle yüceltmiştir. Söylemeye gerek yok ama vurgulamak için söyleyeyim Kızılbaş geleneğinde, edebiyatında, söyleminde, dilinde kişi kadını da erkeği de ifade eder. Onlar, örneğin Cem’de yâda bir muhabbet anında kişileri ayırmadıklarından topluluğa Canlar diye, Erenler diye kişiler diye seslendiğinde kadına da erkeğe de beraber sesleniyordur. Bazen er kişi hatun kişi derler.

Kızılbaş nefeslerinde herkese adıyla söylenmesi yani sade bir dil kullanılmasının da bu eşitlikçi toplum yapısından kaynaklandığını düşünüyorum. Bunu da bir kaç yerde yazmıştım

Bu yüzden Cemler herkesin gönlünde Hakk olan eşit canların halka (halaka – daire) şeklinde bir birini mihrap olarak aldığı kendi karşısında cemaline baktığı canı Kâbe olarak gördüğü bir halka, yuvarlak bir daire oluştururlar. Gaybi bir deyişinde şöyle diyor: “Hak denilen özündür özündeki sözündür. / Gaybî özün bilene rübbûbiyet tâc ola” Kızılbaşlık böyle bir yaşama dayanan kültürün ürünüdür diye düşünüyorum.

Semavi dinler köleci toplumların kültürel yaşamı içinde doğup gelişmişlerdir. Köle sahibine adıyla hitap edemez, adından önce yâda sonra bir dolu sıfatlar kullanır. Bunların diline bakın böyledir. Bunların ibadetinde tanrının kelamını, bilgisini temsil eden yada bilen kişi karşısına aldığı kişilere bunu aktarır, dikta eder. Vaazı dinleyen topluluk tanrının kelâmını tartışamaz ona teslim olup[4] ona uyar, ona boyun eğer. Örneğin Hıristiyanlıkta Tanrıyla araya aracılar girer. Bunlar köleci toplum kültürlerinin onu içselleştirmiş bireylerin ürünüdür.

Kızılbaşlıkta herkesin gönlünde, gönül şehrinde iki tane sultan oturur, bunun biri rahmanidir diğerine şeytanidir. Rahmanı olan akılı şeytani olansa nefs’i temsil eder. Hacı Bektaş’ın temsili resmindeki Aslan nefs’i, Ceylanda aklı temsil etmektedir. Akıl nefs’in biraz üzerindedir, ama gönlünde yani dizlerinin dibinde ikisi de vardır, mevcuttur. Kızılbaş süreğinde yola giren canlar gönüllerindeki bu rahmani olana doğru içsel bir yolculuğa çıkarlar. Onların kavgası dışıyla değil kendi içleriyle yani kendi öz nefs’leriyledir. Bunların dili, edebiyatı da bu yüzden içten sadedir. Kendilerini ululayıp, yüceltip ulaşılmayacak mertebeye çıkarmak yerine engin olmaya çalışırlar. “Miskin Yunus Biçaredir” der Yunus sanları abdaldır, Fakirdir. Bu iki yolun Kızılbaşlıkla Sünniliğin hiçbir şeyi birbirine uymaz; benzerlikler biçimseldir. Bu yüzden Adları da uymasın diyorum hepsi bu.

Ben Sünnilikle Kızılbaşlığın farkının, evveliyatının buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Bunların farklı kültürel ortamların ürünü olduklarını düşünüyorum.

Üçüncü konu Hz. Muhammed ile Hz. Ayşe’nin evliliği bahsinde söylemek istedim asıl noktanın ne olduğu. Bence burada önemli olan konu Arabistan’da kızların kaç yaşlarında evlendirildiği konusu değildir, evlendirildiği kişilerin kaç yaşında olduğudur. Var sayalım ki 6 yada 9 yaşlarındaki bir kız çocuğu ile bir oğlan çocuğu birbirleri ile oynarken cinsel ilişkiye girdiler yada bunlar birbirleriyle evlendirildiler, benim tartıştığım konu bu değil; bu başka bir konu. Bir an için şöyle düşünelim, bugün ilk öğretimdeki yada orta öğrenimdeki çocukların zaman zaman böylesi bir davranışa girdiği oluyor ama bu haberlerde bile geçmiyor. Ama yine düşününki 53 yaşlarındaki bir öğretmen 6 yada 9 yaşındaki bir öğrencisiyle evlenmek isteğiyle öğrencisinin babasına gidip bu niyetini söylese bu günkü Arabistan da yada Türkiye’de ne olur; bu haber olur.

Biz bir an için em pati yapıp şöyle düşünelim mi, elli üç (53) yaşında bir dini önderin, örneğin Hacı Bektaş adındaki bir Kızılbaş Dedesinin, talibi bulunan bir zatın 6 yaşındaki kızıyla evlenmek isteğinde bulunsa, Dedenin talibi olan kızın babası da bunu kabul etsin bunları nişanlı sayıp bu kız az büyüyüp de 9 yada 10 yaşını geçince de 53 yaşındaki bu Dedenin bu kızla evlendiğini düşünelim, böyle düşündükten sonrada sorumuzu şöyle soralım, “Kızılbaşlar Hacı Bektaş adındaki bu dedeye Cem törenini yapma yetkisi verilir mi.” Varsayalım ki Hacı Bektaş adlı bu Kızılbaş dedesinin başka meziyetleri de var örneğin: on tane daha karısı var, bu Dede evlatlığının da karısını boşatıp onunla evlenmiş, bu Dede kadınları erkeklerden aşağı görüyor erkeklerin karılarını uslandırmak için dövebileceğini savunuyor yetmedi Mut’a nikahını da savunuyor daha fazlasını uzatmayalım ne olur bu Hace Bektaş adındaki bu Dedemizi Cem’e alırlar mı diye soralım. Sorun bu, buna yanıtlar arayalım. Her şey dengi dengine olmalı diye düşünüyorum. Elin güttüğü yol, başkasının süreği, işleği bizi ilgilendirmiyor biz kendimizinkine bakalım. Eleştirim akıl yürütmelerim kendi içimize kendi sürdüreceğimiz yolağa ait. Yoksa “biz kimsenin dinine kötü demezük, muhabet doğarsa din tamam olur” yani onunla bir uzlaşma yolu buluruz.

Felsefede kategorik yanlışlığı anlatmak için iki kere iki muz eder demekle iki kere iki beş eder demek aynı türden yanlışlar değildir derler. İki kere ikinin beş etmesi aritmetik bir yanlışlıktır, işlem kendi içinde kontrol edilerek düzeltilir ama iki kere ikinin muz etmesi kategorik bir hatadır. Bunları birbirlerinden ayırmak gerekir derler. İki çocuğun bir biriyle cinsel ilişki kurması yada bir birleriyle beşik kertme yapılıp elendirilmesi ayrı bir konu, bir dini önderin varsayalım ki Elli üç (53 ) yaşında olan bir Dedenin 10 yaşında bir kızla evlenmesi, üstüne üslük bunun üzerine birçok kadın daha alması başka bir konudur. Bu kategoriler birbirleriyle karıştırılmamalıdır; derim.

Diğer bir sorun devriye kuramı insanı kamil olan Alinin Hakla özdeşleştirilmesi.

Öncelikle şunu söyleyeyim. Geçen gün Şeyh Bedrettinden uzun bir pasaj aktararak “Hakka yakın” olmaya Kızılbaşların üç kategoride baktığını yazmıştım. Hakka yakın olma konusunda üç tabir vardır, “ilmen yakın”, “aynel yakın” “Hakk’al yakın”. Şeyh Bedrettin Varıdat’ında bunlar açıklamış. Hakkal yakın olmak bizzat o olmak anlamında kullanılıyor.

Ayrıca ona yakın olmak la o olmak ayrı şeyler. Enel Hakk demek ben oyum bende Hakkım demek.

Bu kavramın kuranda yâda diğer kitaplarda olduğundan kuşkuluyum. Sayın Viyana’dan yazan dostumuz şöyle diyor: “… Bunu Kuranda ifadesini nasıl bulmuş, birde ona bakalım: “Biz, insana şah damarından daha yakınız.” Kaf 16”.
Bende Kur’an in “Kaf suresinin 1. ayetiyle başlayan ayetlerine baktım ben bu anlamı çıkaramadım; buyrun birlikte bu ayetleri bütünlüğü içerisinde inceleyelim, bakalım bu ayetten bu anlam çıkıyor mu?

Burada bir anti parantez açıp şunu söyleyeyim: Ben Arapça bilmem Kur’an uzmanı değilim, hepiniz gibi onu okuyup anlamaya çalışıyorum o kadar. Ama bu konuları yazarken herkesin dinine saygımdan dolayı özen göstermeye çalışıyorum; gösteriyorum da. Yolumuzun öncülerinden Yunus “biz kimsenin dinine kötü demezük” demiş, bende ona bağlı kalmaya özen gösteriyorum. Bende kötülemeden onları anlayıp farklılıkları göstermeye çalışıyorum. Her şey olduğu gibi anlaşılsın istiyorum. Örneğin Kuran sözü ile Kur’an sözü aynı değil(miş). Bu yüzden yazılırken de söylenirken de farkı fark ettiriliyor. Türkçede böylesi özellikler olmadığından çoğunlukla farkı fark etmiyoruz ama bu dil farklı. Söylerken Kur’an biraz Fransızların aksanı gibi genizden söyleniyor, yazarken de yukarıdan virgülle ayrılıyor. Kuran sözcük anlamı olarak körler demekmiş Ferit Develioğlu Lugatına baktım orada öyle diyor, Kur’an da vahi yoluyla Muhammed’e geldiğine inanılan, Halifeliği sırasında Halife Osman’ın toparlayıp son şeklini verdiği kitabı anlatıyor.

Şimdi KAF suresinin 16. Ayetiyle başlayan bölümü birlikte inceleyelim bakalım bu anlam çıkıyor mu? Bende bir kaç tane Kur’an çevirisi var. Şimdi Y. Nuri Öztürk ile Elmalılı Hamdi Yazır’ın çevirilerine baktım ikincisinden yazıyorum:

Kaf 16.

“Andolsun ki, gerçekten insanı biz yarattık ve nefsinin onu ne ile vesveselendirdiğini biz biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.

Kaf 17.

iki zabit memuru zabit tutarken; biri sağdan oturmuş, diğeri soldan.

Kaf.18.

Her ne söz söylerse, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır.”
Şimdi insanın “el insaf” diyesi geliyor, buradan nasıl Kızılbaşlıktaki devriye kuramı kişinin Hakk ile Hakk olması çıkarılabilinir. Bence dostumuz Ertük Maral’da okuyan canlarda Kur’anlarının bu suresine yeniden baksınlar, ben böyle yorumladım

Bu ayetler apaçık ki Ceorge Orwell’in 1984 adlı kitabındaki insanları gözetleyen o “Büyük Birader’ gibi bir olguyu anlatıyor. Bunlar Kızılbaşlıkta ki insan kavramından da devriye kavramından da Hakk kavramından da uzak şeyler. Bu ayetler de, insana diyor ki biz sana çok yakınız, seni sürekli gözetliyoruz, gönlünde geçecekleri biliyoruz, sağında solunda kreman kâtipleri var dikkat et, yaptıklarının hesabını sana soracağız diyor. Bunlar açık gizli bir tehdit, insana korku veriyor.

Kızılbaşlıkla diğer dinler arasındaki en büyük farklardan biride diğer dinlerin insanı- kulu, korkuyla, cezayla mükafatla doğru yola getirmeye çalışmasıdır. Sirklerde hayvan eğitenler bilirler hayvanla da böyle korkuyla mükâfatla eğitilirler. Hâlbuki Kızılbaşlığın tanrısı korkulacak bir olgu değildir, Kızılbaşların Hakk dediği olgu onun içindedir onlar ondan korktuğu için değil onlar onu sevdiği için ona yaklaşırlar[5]. Bunlar iki ayrı yaklaşımdır.

Alevilikte Ali ile simgelenen olgu tanrıdır. Mevlana’nın “İbtidasız evvel o idi, sonsuz ahirde odur… Gene Alinin vergisidir ki, Meryem’e arkadaş oldu da İsa vücuda geldi…” demesi hem Sünni hem de Şii geleneğine göre Allah’a şirk koşmaktır bundan dolayı da en büyük günahtır.

Virani’yi okuyun söylediklerinden Aliyi ilah gördüğü ayan beyandır. Aliallahiler Nusayriler bu olgudan çıkar diye inanılır.

Kızılbaşların insanı kâmille yüklediği değer, örneğin Kur’an’ı natık sıfatı, onun Hakk olduğu inancı diğer inançlarca açıkça onların anlayışında ki tanrıya şirk koşmaktır. Bu diğer inançlarca küfürdür. Bu yüzden bunu bilen Kızılbaş önderler, “küfür içinde iman vardır seçe bilirsen gelberi” yâda “küfür her mezhepte küfür, küfür burda iman olur” diyorlar. Sünniliğin yâda Şiiliğin buna farklı bakacağını iddia etmenin manası yok. Bu konuda gönlünde güman olanlar gidip bunu bu inançtan olanlarla konuşabilirler.

Ben babamdan dinlediğim Ali Allahilerin yada Nusayrilerin nereden çıktığını, niye bu adla anıldıklarını anlatan bir öyküyü yazarak konuyu bağlayayım. Buda Viyana’daki dostumuzun nezlin de tüm okuyanlara hediyem olsun.

İmam Ali ile Nusayri yolculuk ederken bir ırmağın kenarına gelmişler, Nusayri Aliye buranın geçit yeri nere acep diye sormuş.
Ali de ırmağın kenarına var “Ey cimcime” diye çağır çıkan balığa geçidi sor demiş.

Nusayri ırmağın kenarına varıp da “Ey cimcime” diye bağırınca bütün balıklar başlarını dışarı çıkarıp çığrışmaya başlamışlar, Nusayri hiç birine bir şey soramayıp tekrar geri gelmiş, müşkülünü Ali’ye söylemiş.

Ali’de demiş ki “ırmağın kenarına var bu defa “Ey Cimcime oğlu Gergere” diye bağır, o zaman bir balık çıkar ona sor” demiş. Nusayri denilene uyup “Ey Cimcime oğlu Gergere” diye çağırmış. Bu defa ırmaktan bir tek balık başını uzatıp ne diyon ey insan oğlu demiş. Nusayri de “bu ırmağın geçidi neresi onu soracaktım” demiş.

Balık gülmüş, Nusayriye demiş ki “ulan ey serseri, yanındaki adam kim biliyor musun?” demiş, “o seninle dalga geçiyor, o benim yedi göbek sülalemi biliyor da bu ırmağın geçidini bilmez mi hiç, var işine gir” demiş.

Nusayri bunu duyunca ayıkmış bu defa Aliye gelip “Sen Allahsın” demiş. Ali kızmış, “Bir daha böyle dersen günaha girersin seni kılıcımla ikiye bölerim” demiş. Nusayri bu ihtarı dinlememiş “Allasın da Allahsın” demiş.
Ali kılıcı çekip Nusayriyi ikiye bölmüş. Sonra Nusayri’ye acıyıp onu birleştirerek onu canlandırmış. Nusayri canlanınca bu defa yine “sen yinede Allahsın, beni öldürüp dirilttin bunu kim yapar ancak Allah yapar sen yinede Allahsın” demiş. Böylece yedi defa Nusayri Aliye Allahsın demiş, Ali’de Nusayriyi – böyle dediği için- yedi defa kesmiş ama o sözünden döndürmemiş. Bu yüzden Nusayrilere Aliallahiler denirmiş. Bunu anlatınca ince bir sesle, “bizde söz verdin mi sözünden dönmek yoktur” derdi babam.

Babam bunu anlatınca “yedi defa bir insanı öldürüp yedi defa ona yeniden can veren Allah’tan başka ne olabilir ki” gibi bir soru sormuştu kendi kendine. O günlerde bunların benim için bir anlamı yoktu ama yinede can kulağı ile dinleyip öğrenmiştim sadece.

Bunu babamdan aynen böyle duymuştum. Onun kadar duygulu onun kadar içten anlatamadığımı biliyorum, o beni bağışlasın, o zamanlar bunları bir gün yazmak yâda anlatmak zorunda kalacağım aklımın ucundan bile geçmemişti.

Kıssadan hisse Âlinin böylesi tanrılaştırılması Sünni anlayışlarca da Şii anlayışlarca da apaçık şirktir günahtır, küfürdür. Kızılbaşlar bu küfrün içindeki imanı görerek yoluna başlarlar. Bunları aynı sanıp aynı adla anmak bana göre mümkün değil. Bu yüzden Sünniliğe Sünnilik, Şiiliğe Şiilik, Kızılbaşlığa da Kızılbaşlık, Alevilik, Bektaşilik, Torlaklık, Babalılık yada ışık tayfası gibi bir ad verelim öyle analım diyorum. Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde dururlar, bunların adları da ayrı olur.

Aşkı muhabbetlerimiz daim olsun
Saygılarımla.Rıza Aydın.


Sitemiz Yazarlarından