|
Sıdkî Baba’nın Bir Nefesinin Açtığı çığır
Kategori: YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Eki 17th, 2010Ekleyen: Rıza Aydın
...
1865 – 1928 yılları arasında yaşamış olan ozan Sıdkî Baba, Hacıbektaş Çelebilerinden, Cemalettin Çelebi’nin Gönüllü Mücahit Alayı’nda, Çelebi Cemalettin Efendi ile beraber, onun komutasında savaşmış bir kişi olmasının yanı sıra, 12 yaşından beri Hacıbektaş’ta, Çelebilerin ocağında yetişmiş bir kişi olduğundan dolayı, edebi şahsiyetiyle beraber bu tarihi kişiliği ile de önemle üzerinde durulması, her sözü her nefesi önemle incelenmesi gereken bir kişilik olduğu için, onunla ilgili yazılmış her sözünde üzerinde durmak gerekir. Sıdkî Babanın nefeslerini toplayıp bir kitap halinde yayınlayan torunu Muhsin Gül, dedesinin Gönüllü Mücahit Alayı’ndaki konumunu şöyle anlatıyor: “Kendisi Alay kumandanı olarak Erzurum şubesinin, Sıdkı Baba’da Yüzbaşı rütbesi ile Erzincan şubesinin başında bulunmuşlardır.” Söz konusu kitabın önsözünde yazar şöyle diyor: “ O, savaş yıllarını “ç i l e” olarak tanımlamakta ve Kurtuluş Savaşı sonunda yeni Türk Devleti’nin kurulmasını “m a k s a t y e r i n i b u l d u” diye benimsemektedir. Kurtuluş savaşının sonunda yine dergaha gitmiştir. Vakit tamam oldu çileler doldu Sidkî Babanın ulaşa bildiği bütün nefeslerini (şiirlerini) toplayıp yayınlayan torunu Muhsin Gül ise kitabında bu nefesle ilgili babasının ağzından şu bilgileri aktarıyor: “Çelebi Cemalettin Efendinin teşekkül ettirdiği gönüllü Mücahidin Alayı 1915 yılında Ruslarla bir yıla yakın çarpıştıktan sonra, her nasılsa İstanbul’dan gelen bir emirle bu Alay diğer Alaylara bölüştürülmüş, Çelebi Efendi de kırk kişilik maiyeti ile Sivas’a çekilip son emre kadar orada beklemesi kendisine tebliğ edilmişti. Bu emri alan Çelebi Efendi, Yüzbaşı rütbesinde olan pederim Sıdkı Efendi ve diğer maiyetiyle Sivas’a çekilmişti. O sıra gönüllü mücahidin Alayının gerek malen gerek bedenen takviyesi hususunda beni de geride memur-ı mahsus olarak bırakmıştı. 1332 (1916) Mart iptidasında aldığım bir telgrafta Çelebi hazretleri beni de Sivas’a çağırıyordu. Biraz para tedarik ederek Sivas’a gittim. Ben Sivas’a vardıktan sonra daha bir buçuk aydan fazla Sivas’ta bekledik ve Çelebi Efendinin hizmetinde kaldım. O sırada pederim Ermeni mahallesinde bir konakta, Çelebi Efendi de çarşıya yakın Süleyman Beyin konağında misafireten ikamet ediyordu. O bekleme esnasında Enver Paşa birkaç Alman Paşalarıyla Sivas’a geldi ve Çelebi Hazretleriyle görüştükten sonra cepheye hareket etti. İkinci gün sabahtan, biz pederimin ikametgâhında iken, Çelebinin hususi kâtibi Küçük Hoca İbrahim Fevzi Efendi geldi. Latife sözlerle içeri girdi, birçok latifeden sonra: (-Sıdkı Efendi sana bir müjde ile geldim. Önce bir beyit söyle, bakalım bu müjdemi keşfedebilecek misin?) dedi. Pederimde diz üstüne gelerek (- Hoca al kalemi, ben söyleyim sen yaz) dedi. O anda tulû eden aşağıdaki koşmayı pederim irticalen söyledi; On beş gün sonra Sivas’tan ayrıldık. Yeni handan Çelebi Hacıbektaş’a, biz de pederimle Amasya istikametine hareketle köyümüze geldik. ALİ BAKİ GÜL Vakit tamam oldu çileler doldu Şükür kabul olduk Hak divanında Amasya şehrinin ırmağı çağlar Söyleyim gönlümün müşküllerini Sürelim dergahta devranı demi Düştü aşk ateşi sinem tutuşur SIDKÎ’ya göründü çilehaneler Sidkî Baba’nın – elimizdeki kitapta toplanan- nefesleri içinde ne Kurtuluş savaşına yönelik ne de Cemalettin Çelebi ile Mustafa Kemal Paşanın ilişkilerini aydınlatacak bir nefesini bulamadım. Neden yok bilemiyorum.[4] Burada Cemalettin Çelebi ile ilgili kısa bir iki bilgiyi de anmak istiyorum. Ahmet Demirel, “İlk Meclisin Vekilleri” adlı kitabında, Cemalettin Çelebi ile ilgili resmi kayıtlardaki şu bilgileri veriyor: “275- Kırşehir- Cemalettin Efendi (Çelebioğulları) (1864 Hacıbektaş (Nevşehir)-1922); TBMM sicil no: 275; TBMM: Kırşehir 1; Doğduğu ve seçildiği il aynı; Medrese; Hacıbektaş şeyhi; 56 yaşında; Mazbatası 24.04.1920’de onaylandı; TBMM’ye hiç katılmadı; vefat ettiği 26.01.1922’de TBMM’ye bildirildi; 1923–1946 arasında hiç seçilmedi; Bağımsız.”[5] Ahmet Demirel’in resmi kayıtlardan aktardığı bu bilgiler Cemal Bardakcı’nın “KIZILBAŞLIK NEDİR” adlı kitabında verdiği bilgilerle uyuşuyor; Cemalettin Çelebi TBMM’de resmiyette başkan yardımcısı olarak görünmesine rağmen, meclis çalışmalarına hiç katılmamış. 1921 yılının Nisan ayında Dâhiliye Vekâletinden olur alıp, aynı yılın Mayıs ayında Hacıbektaş’a geldiği anlaşılan Cemal Bardakcı, Cemalettin Çelebi ile görüşmesini anlatırken şöyle diyor: “… Çünkü dediğim gibi, iki yıldır evinden dışarıya ayak atmamış, yalnız kendi çoluğu çocuğu ile görüşmüş, düşmüş, kalkmış olan bu adam, elbette başkaları ile de konuşmak, dertleşmek ihtiyacının baskısı altında bulunuyordu.”[6] Cemal Bardakcı Cemaletin Celebi ile görüşmesini atmosferini şöyle anlatıyor. “Üçüncü gün de (Efendi Hazretleri’nden) bir ses seda çıkmayınca telaşlanmağa başladım. Hele onun, bizden bir hafta evvel Erzurum’dan Ankara’ya giderken orada bir gece kalmış olan Büyük Millet Meclisi ikinci reisi Arif Beyi de kabul etmemiş olduğunu öğrenince telâşım, endişem büsbütün arttı. Onunla görüşmeden, konuşmadan dönmek, benim için âdeta bir felaket olurdu. Oraya tek başıma gitmiş olsaydım bu hal beni pek o kadar korkutmazdı. Fakat Çoruma dönünce yanımdaki arkadaşlar Çelebinin beni kabul etmediğini, benimle görüşmeye tenezzül etmediğini Aleviler arasında yayacaklardı Tabii. … Hasılı ben, Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olacaktım. … bu zatı hangi vasıtalara, çarelere başvurmak suretile benimle görüşmeye zorlaya bilirdim? Onu tehdit edemezdim. Oraya hiçbir resmi sıfat ve selâhiyetle de gelmiş değildim. O halde muradıma ermek için ne yapmalı, nasıl hareket etmeliydim?”[7] Cemal Bardakcı türlü manevralar sonucu Cemalettin Çelebi ile görüşme umuduna kapılınca o rahatlıkla söyle diyor : “…Bu cevaptan; tam iki yıldan beri haram dairesinden dışarı ayak atmamış, kendi yakınlarından başka hiçbir kimse ile görüşmemiş olduğunu öğrendiğim Çelebinin yüzünü bana göstermek lüzumuna kanaat getirir gibi olduğunu sezdim ve sevindim. Fakat anlaşılan hâlâ tereddüt içerisindeydi ve bir gece daha düşünecekti.”[8] Bu diplomatik satranç oyununda sergilediği cinliklerden oluşan hamlelerinin işe yarayıp, türlü manevralar sonucu Cemalettin Çelebi’yi görüşmeye ikna eden Cemal Bardakcı görüşme başlangıcını şöyle anlatıyor: “ –Hoş geldiniz, buyurun dedi. … Yağmur da on gündür hiç ara vermedi. Yollarda epeyce zahmet çektiniz herhalde. Yolculuk buraya kadar mı? Dedi. Oraya gelişimin sebeplerini bir an evvel öğrenmek istediği belliydi. Fakat ben onu iyice inceleyip ruhi haletini, bilgi derecesini anlamadan açılmak istemiyor, merakını artırmayı daha uygun buluyordum. Sorgusuna: -Efendim Hacı Bektaşı Veli hazretlerine çoktan beri kalbimde derin bir sevgi ve saygı taşırım. Hem onun kabirlerini ziyaret etmek, hem de muhterem torunları olan sizlerle görüşüp şeref bulmak istedim. Buradan Ankara yoluyla geri döneceğim.” Diye cevap verdim. Hafifce gülümsedi. Cevabım hoşuna gitmişti. Fakat ziyaretimin sebeplerinin bundan ibaret olduğuna da kanmamıştı.”[9] Bunları okuyan insan ister istemez , “Dahiliye Vekaletinin düşüncelerini yerinde bulup Hacıbektaş’a gitmesine müsaade ettiği” zatı muhterem Cemal Bardakcı’nın ağzında dolaştırıp, eveleyip gevelediği halde bir türlü açıkça söylemediği bu ziyaretinin gerçek nedeni neydi acaba diye düşünüyor. Cemal Bardakcı kitabının ilerleyen sayfalarında merak uyandırdığı bu sorunun yanıtını lisanımünasiple şöyle anlatıyor. Cemalettin “(Efendi)nin bu yoldaki telkinlerinin, çalışmalarının iyi ve hayırlı tesirlerini görmekte gecikmedik: O sıralarda Koçkiride bir ayaklanma olmuştu. Merkez ordusu kumandanı Nurettin Paşa bu ayaklanmayı bastırdı. Fakat yersiz ve lüzumsuz şiddetler gösterdi. … Nurettin Paşa bu şikâyetlerden ve töhmetlerden yakasını sıyırmak, yaptıklarını haklı ve mazur göstermek için kendini müdafaa ederken (Bu ayaklanma mahalli ve münferit bir hareket değildi. Sivas’tan Ankara’ya kadar olan havalide umumi bir isyan çıkarmak, Ankara’yı kan ve ateş içinde boğmak için tahribat alınmıştı. Fakat çorum ve civarı Alevilerinin sakin ve hareketsiz kalmaları bu tertibatı alt üst etti. Ateşin batıya doğru sıçramasına engel oldu) diyordu. Hakikat de bu merkezde idi. … Görülüyor ki Cemalettin efendi bana verdiği sözü tutmuş, bu sözün gereğini yapmakta vakit kaybetmemişti.”[10] Söz uzadıkça, konun farklı bir alana kaydığının farkındayım ama burada yazının edebi yanından çok anlatılan konunun özü beni içine çekiyor. Bu yüzden yazıyı bitirmeden bir konuya daha değinip ondan sonra noktayı koymak istiyorum. “Alevilerin Partilerle Muhabbeti” adlı yazımda bu konunun etrafında dolaşırken ebemin “Atatürk Cücük Kürdünü kırarken, her yöreden gelen muhipler Cemal Efendime gidip, “Mustafa Kemal Paşa Cücük Kürdünü Kırıyor ne yapacağız demişler, oda “ demek ki onun vadesi yakın, siz karışmayın” demiş; bu söz üzerine Atatürk fazla yaşamamış ölmüş” derdi, dediğini yazmıştım. Cemal Bardakcı’nın yazdıkları ebemin söyledikleriyle uyuşuyor; Cemaletin Çelebi (Ulusoy) devletin Koçkiri’ye saldırısıyla başlayan yangının daha büyümesini engellemiş. Sanırım ebem bir tarihi gerçeği kendi diliyle anar, bize böyle anlatırmış. Biz o zamanlar ebemin “Cücük Kürdü[11]” diye kimi kastettiğini tam olarak anlayamaz, bunun Dersim olduğunu sanırdık. Çünkü Atatürk’ün ölümü Dersim olaylarına yakındı. Cemalettin Çelebinin Dersimi görmediğini anlayınca bunun Koçkiri olduğunu anladım. Şimdi yaşıyor olsaydı, yine ebeme takılır, Şahı Merdan’la Celal Abbas da dediğin kadar peşinci değilmiş galiba ebe derdim. O özellikle Şah-ı Merdan’la Celal Abbas’ın adaletine, gelip darda-bunda kalanların carına yetişeceğine yürekten inanır, bununla içini ferahlatırdı; onun bu inancını asla sarsamazdık. “Savaş politikanın silahlarla sürdürülmesidir” derler[12]. Bu böyleyse, Cumhuriyetin kurucu iradesini, Koçkiri kırımına götüren politikanın nasıl bir politika olduğunu anlamak için, bu politikanın nedenlerinin neler olabileceği üzerinde düşüp, konuyu araştırmak gerekir. Bület Tanör’in “Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920)[13]” adlı bir kitabı var. Orda övgülerle anlatılıyor. Osmanlı Devleti 1. Dünya savaşında yenilince, zaafa uğrayıp boşalan devlet otoritesinin bu boşluğundan yararlanan halkın toplanıp kendi kendini yöneterek bu boşluğu doldurması, her yerde hak görülüp övülürken, bunu Aleviler yapınca, örneğin Koçkiri’de bu niye suç olmuş? Soruna birde bu pencereden bakmak istiyorum. Bu cezanın suçu neydi nere(ler)den sürüp geliyordu? Ali Rıza Aydın. [1] Şeyh Cemaleddin Efendi’nin Aşığı Halk Ozanı S I D K Î B A B A. Hayatı ve Şiirleri (1865-1928). Derleyen Muhsin Gül. Yayınlandığı tarih: 1984 Adlı kitaptan. Sayfa: 15-16 [2] Söz konusu kitabın üzerinde muhabbet ederken kitabın önsözünün fotokopisini isteyip almıştım. Fotokopiyi çekerken kitabın dış yüzünün unutulup sadece önsözünün çekileceğini düşünmemiştim. Önsözün başında kitabında adı olan “ Aşık Sıdkı Baba (Pervane)” yazıyor. Ancak kitaptan çekilen Önsözde, kitabın yazarı ile yayınlandığı tarih yok, bu, bu yazımın bir eksiği olarak okurun gözünden kaçmasın istedim. [3] Halk Ozanı Sidkî Baba. Hayatı ve Şiirleri (1865-1928) Derleyen Muhsin Gül. 1984). Sayfa 188-190. Bu bölüm Nejat Birdoğan’ın hazırlayıp 1994 yılında yayınladığı, “Celebi Cemalettin Efendi’nin Savunması (Müdefa) (Berfin Yayınları) adlı kitabın önsözünde de var. s. 29-31. [4] Genel olarak Cumhuriyetin kurucu iradesi diyebileceğimiz kadrolarla özel olarak ta Mustafa Kemal Paşa ile Çelebi Cemalettin Efendinin ilişkilerini anlatan yazı azdır bu kitaptan da bunu çıkaramadım. Ama bu konuyu aydınlatacak yazılar başka yerde olabilir. [5] Ahmet Demirel. İlk Meclisin Vekilleri, İletişim yayınları, 1. Baskı 2010. Sayfa 248. altını ben çizdim. Not: Cemalettin Çelebi 1921 yılında dünyadan göçmüş; Konu için ansiklopedilere, Ali Celalettin Ulusoy’un “Alevi Bektaşı Yolu” adlı kitabına, Cemalettin Çelebinin yazdığı “Müdefa” (Savunma) adlı kitabın önsözlerine bakılabilinir. Müdefa’yı Nejat Birdoğan 1994’te, İsmail Özmen 2006’da yayınladı. [6] Cemal Bardakcı (Eski Konya Valisi). Kızılbaşlık Nedir. 1.Baskı 1945. Sayfa 56. Bu kitaptan yaptığım aktarmaları elifi elifine – kitapta olduğu gibi aktarmaya özen göstereceğim. Örneğin yazar Cemalettin Efendi yazarken Efendi sözcüğünü kimi yerde büyük harfle, kimi yerde de küçük harfle yazmış, bende orada nasılsa öyle yazacağım. [7] Cemal Bardakcı. Kızılbaşlık Nedir. Sayfa: 12 [8] Cemal Bardakcı. Kızılbaşlık Nedir. Sayfa: 17 [9] Cemal Bardakcı. Kızılbaşlık Nedir. Sayfa: 18-19 [10] Cemal Bardakcı. Kızılbaşlık Nedir. Sayfa 62-63 . Sayın Cemal Bardakcı konuya şöyle devam ediyor: “ Görülüyor ki Cemalettin efendi bana verdiği sözü tutmuş, bu sözün gereğini yapmakta vakit kaybetmemişti. Sayın okuyucularım bilmem unuttular mı? Benimde ona verilmiş bir sözüm vardı. Alevilerin gizli toplantıları yüzünden uğradıkları isnatlardan, iftiralardan yana yakıla bahsederken: -Gizli yapılan her iş gibi bu hareketimiz de zihinlerde şüpheler uyandırıyor, ahlaka, namusa aykırı işler gördüğümüze delilsiz, haksız olarak hükmolunuyor. Ben size bu toplantıların anahtarını vereceğim. Nerede ne vakit isterseniz o toplantılara giriniz, göreceklerinizi, duyacaklarınızı hiçbir şey unutmadan herkese duyurunuz, âleme ilân ediniz, bunu sizden rica ederim ve beklerim.” Diye cevap vermiştim. Gerçi, o toplantılara girdim çıktım. Fakat ne yazık ki oralara da gördüklerimi Çelebi efendinin dileğine uyarak herkesin gözü önüne koymakta elimde olmayan çeşitli sebepler yüzünden yirmi üç yıl geciktirdim. Vâkıâ bu toplantıların bir kaçında bana arkadaşlık eden rahmetli dostum Baha Sait bundan on yedi on sekiz yıl önce (Türk Yurdu) mecmuasında bu konulara dair birkaç yazı yazdı. Ama yeter derecede açık, vâzıh olmadıkları ve bugünkü neslin faydalanması imkânı bulunmadığı için o yazılar beni taahüddümden kurtarmış olmuyordu. Şimdi Cemalettin efendiyi rahmetle anarken bu gecikmeden dolayı onun ruhundan af diliyorum. Ona ve dolayısıyla bütün Alevi kardeşlerimize karşı verdiğim sözü yerine getirmek imkânını bana bahşettiğinden ötürü de Tanrıya yürekten şükranlarımı tekrar ediyorum.” Sayfa 63 -64. Cemal Bardakcı bu satırlardan sonraki bölümlerde, Çorumun bir köyünde katıldığı bir birlik cemi ile bir ikrar cemini anlatıyor. Gördükleri o otantik cemleri yazıyor. Kitabın okunup bu günkü nesle aktarılmayı değer en önemli yerleri de bence buralar. Bunları başka bir yazımda aktaracağım. Bu bölümleri bilgisayara aktarıp yayınlamaları için kitabın fotokopilerini sorumlu dostlarıma verdim, onlarda bunu yapa bilirler. Bu bölümler mutlaka yayınlanmalı diye düşünüyorum. Ayrıca kitapta üzerinde durulması gereken bir çek ilginç saptama var, yeri geldikçe başka yazılarda onlara değineceğim. Aşk ola. [11] Ebem Koçkirililere niye Cücük Kürdü derdi, bu kavram nerden gelir başka bir yede geçer mi bilmiyorum. [12] Carl von Clausewit: “Savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir” . May Yayınları. Birinci baskı: 1975. s.64. [13] Bülent Tanör. Türkiye’de Kongre İktidarları (1918-1920) YKY Yayınları. |
|