|
Çelebi Cemalettin’in Ordusu
Kategori: Aleviler, Makale, Manşet, YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Kas 24th, 2010Ekleyen: Rıza Aydın
...
Çelebi Cemalettin’in Günüllü Muacahid Alayı Hakkında Bir Mektup Sevgili Mihraç değerli dostum. Londra’daki Sevgili Mustafa Yaşacan dostumuz ile yazışmalarınızı yeni okudum. Kısaca düşüncemi şöyle özetleyim. Söze başlamadan hemen belirteyim ki, şu düşünceye hayret ettim. Celebilerden Cemaletin Efendinin İttihatçı olduğu kanısına nerden vardınız bilmiyorum; El insaf yani. Ben bugüne kadar böyle bir savı hiçbir yerde ne gördüm ne duydum, -bu sav- kesinlikle doğru değil. Sonra, Hamidiye alaylarında Kızılbaşların görev almadığı ayan beyan bilinir. Eskilerin tabiriyle, “malumun ilanı” olacağından, bilinenleri tekrar edip bunun üzerine fazla söz etmenin anlamı var mı? Bu günlerde çok meşhur olup dillerden düşmeyen Hasan Dede o deyişinde “Erlik midir eri yormak, uzak yerden haber sormak” diyor, isterseniz birbirimizi boşu boşuna yormayayım. Ayrıca çok iyi bilinir ki Kızılbaşlar ellerinden geldiği kadar Ermenileri korumaya çalışmışlardır. Onlar için ağıtlar yakmışlardır. Kızılbaşlar, Ermenilerin buralardan- yurtlarından yuvalarından sürgün edilmesine asla mı asla razı olmamışlardır. Bunu tartışmaya gerek var mı bilmiyorum. Ebem Osmanlının dağılması Ermenilerinin intizarı sonucu oldu, adamlar buralardan kafileler halinde götürülürken “Sen bize ettin, bizi evimizden yerimizden, yurdumuzdan paren paren ettin Allah’ta sana etsin Osmanlı, diye intizar ederek, karışlar vererek giderlerdi; çok sürmedi Osmanlı dağıldı derdi. İşte inancın, ezilen bireyin içini rahatlatması böyledir, ezilenler ezenin baskısı karşısında kendi vicdanını böyle rahatlatırlar, vicdansız dünyanın vicdanı olmak böyle bir şeydir işte. Çelebilerden Cemalettin Efendi; yeri gelmişken söyleyeyim bu ailenin fertleri böyle anılırlar. Rahmetli Nejat Birdoğan “Çelebi Cemalettin Efendi’nin Savunması (Müdefa) adlı kitabına yazdığı önsözde bunu şöyle belirtir: “ Çelebilik, din tarihi bakımından bir unvandır. Hacı Bektaş Veli Soyunun Mürseli ve Hüdedatlı ayrımı yapılmadan tüm erkeklerine verilen bir unvandır.”[1] (Aslında Anadolu da – örneğin çok iyi bildiğim bizim Emlek yöresi- Alevileri sadece Mürseli kolunu bu sıfatla anar.) Burada yeri gelmişken şunu da söylemeden geçmeyelim “677 sayılı meşhur, “TEKKE VE ZAVİYELERLE TÜRBELERİN[i] SEDDİNE[ii] VE TÜRBEDARLAR[iii] İLE BİR TAKIM ÜNVANLARIN MEN[iv] VE İLGASINA[v] DAİR[vi] YASA” Dedeliği yani dedeyim demeyi yasakladığı gibi Çelebiliği yani Çelebiyim demeyi de yasaklıyor. Çelebi Cemalettin Efendi ile ilgili konuşurken birçok nokta gözden kaçıyor. Bundan sakınmak için konuları kronolojik bir tarzda inceleyerek gitmekte yarar var. Toplumsal olgular böyle incelenmezse birçok şey bir birlerinin içine giriyor. Önce şu konuyu aydınlatalım. Çelebi Cemaletin Efendi, Birinci Dünya Savaşı çıkıp Ruslar Osmanlının doğudaki bazı illerini işgal etmeye başlayınca, Kızılbaşlardan gönüllü bir alay oluşturup 1915- 1916 yılları arasında Ruslarla savaşıyor. Bunu gönüllümü yapıyor yoksa devlet mi buna o görevi veriyor. Bu konuda ozan Sıdkı Babanın kitabına yazdığı önsözde torunu Muhsin Gül şöyle diyor: “ 1915 yılında Birinci Dünya Savaşında memleketin uçuruma gittiğini gören Şeyh Cemalettin Efendi, Padişah Dultan Reşat’a başvurarak memleketin kurtulması için bu çorbada kendisinin de tuzu olmasını, muhipbandan gönüllü bir mücahidin Alayı teşkil ederek Ruslarla savaşa girişmek istediğini söylemiş ve izin istemiştir. Padişahtan gerekli izini alarak, her vilayete asker toplamak üzere hususi adamlarını göndermiştir. Kendisi Alay kumandanı olarak Erzurum şubesini, Sıdkı Baba da Yüzbaşı rütbesiyle Erzincan şubesinin başında bulunmuşlardır.”[2] Burada, Çelebi Cemalettin Efendi ile Mustafa Kemal’in ilişkileri açısında aydınlatıcı olacağını sandığım O dönemde Gizli İstihbaratın (Erkânı Harbiye Gizli İstihbaratının) başında olan Hüsamettin Ertürk’ün “İKİ DEVRİN PERDE ARKASI” adlı kitabından bir bölüm aktarmak istiyorum. Buna kısmen Alevilerin partilerle muhabbeti adlı yazımda değinmiştim ama burada daha uzunca bir bölümü buraya alayım, bunlar bence bilinmesi elzem olan bilgiler. Bunu iki nedenden gerekli gördüm birincisi Mustafa bizi buna mecbur etti, ikincisi de bu kitap her yerde kolay kolay bulunmuyor. 1964 yılında kitabın bir baskısı yapılmış ondan sonrada unutulmuş; bu tartışma böyle bir işe bari yarasın. Bunları okuyunca yorum gerektirmeden bazı şeyler ayan beyan açığa çıkacaktır. Anlayana sivrisinek saz ama bizim Mustafa gibi Marksistlere de ne söylesen az. Şöyle resmediyor Hüsamettin Öztürk o dönemin atmosferini: “ … Din sınıfı mensuplarının gayretleri Lozan sulhunun akdinden sonra da işe yaramıştı. Büyük Millet Meclisinin tecdidi sırasında birinci ve ikinci gurup mücadelesi devam ediyordu. İkinci gurup mensupları Mustafa Kemal Paşaya cephe almış kimselerden mürekkepti. Bunlar Anadolu’nun bazı mıntıkalarında yaşayan Yörüklere, Sofilere, bazı yerlerde Tahtacılar namı altındakilere, Kızılbaşlara, bazı mıntıkalarda, Abdal namı verilen zümreler ki Alevilerdir, bunlara istinat ediyorlardı. Bütün bu guruplar o zamanlar Kırşehir civarında ikamet eden Hacıbektaş nahiyesinde yerleşmiş Çelebi Cemalettin Efendiye bağlı idiler. Mumaileyh şahsen Hürriyet ve İhtilaf fırkasına intisap etmiş ve etrafında kalabalık bir zümre toplamıştı. Bütün etrafındakiler, Anadolu’yu[3], İtilaf Devletlerinden Mustafa Kemalin değil de Cemalettin Efendinin kurtaracağına inanıyorlardı. Bektaşiler ise İstanbul ve Anadolu’da İttihat ve Terakki Fırkasına mensuptular. Bunlar daha ziyade İstanbul’da toplanmışlar, Cemalettin Efendi zümresine aksi cephe almışlardı. Meclisin yenileceği sırada Ankara’da Erkânıharbiyenin gizli İstihbaratında çalışıyordum. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri beni Çankaya’daki köşklerine çağırmışlardı. —Hüsamettin Bey diye buyurmuşlardı. Büyük Millet Meclisinde İkinci Guruba mensup mebuslar muhalefeti artırdılar, her türlü akıl ve havsalanın almayacağı şeylere kadar dillerini uzatıyorlar. Bu sebeple nazik devirde Meclisi yenilemeğe karar verdim. Yakında intihabata[4] girişeceğiz. Fakat İstanbul’daki din mensuplarını, Bektaşileri, medrese hocalarını, kürsü vaizlerini bu Kırşehirli Cemalettin Efendi kandırmış bütün Alevilerin reylerini ona vereceklerini haber aldım. Sen Bektaşisin. Göreyim senin Bektaşiliğini, hemen kalk İstanbul’a git, bunların arasına gir, bizim maksadımızı anlat onları bizim tarafa kazan. Mustafa Kemal Paşa hazretlerine dedim ki: —Paşa hazretleri, emriniz başım üstünedir. Yalnız bu Bektaşileri ve Alevileri kazanmak için benim evvelâ Kırşehir civarındaki Hacıbektaş nahiyesine gitmem lâzımdır. Çünkü orada Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin tarikatini idare eden ve dede baba makamında bulunan ve halen kiler babası olan Salih Niyazı Baba Efendi ile ekmek evi binasında halife mertebesinde bulunan Kerim ve aşevi binasındaki halife mertebesinde Zeynel ve mihman evinde Muhtar ve alt evde Fevzi ve Kadıncık ana evinde Japon lâkabıyla maruf Hanbağı evi denilen evde Şükrü ve Dedebağı evinde Aslan babaları görmem lazımdır. Zira Anadolu ve İstanbul bu Bektaşi babalarına büyük bir kıymet ve ehemniyet atfederler. Paşa fikirlerimi muvafık bulmuş ve beni Kırşehire göndermişti. Orada Bektaşi babalarıyla konuşmuş ve bir tarikatın insanları birbirlerini daha iyi anlayacağı için onlarla mutabık kalmıştık. Eski bir İttihatçı olan ve dede baba makamında olan Salih Niyazi Baba, Mustafa Kemal Paşanın listesini kazandırmağa söz vermişti. Kır şehir civarındaki Bektaşi babaları da benden şunu rica etmişlerdi: — İstanbul’a Arnavutluktan gelmiş 40 a yakın Bektaşi Babasının Anadolu’ya geçmesine Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin muvakatini istihsal eder misiniz? Bende elimden geldiği kadar buna çalışacağıma temin etmiştim. Paşa Hazretleri bu hususta lazım gelen emri Emniyet Umum müdürlüğüne vermiş ve tedarik edilen vesikalarla babaları, Ankara getirtmiştim. Bunların hepsi talika adını taşıyan bir araba katarıyla Ankara’ya girmişlerdi. Soranlara: _Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin kurduğu Milli Hükümeti tebrike gelen din mensuplarıdır! Demiştim. Bunların hepsi o zaman Karaoğlandaki otel odalarına yerleştirilmişti. Bu Bektaşilerin Anadoluya geçmesi Salih Niyazi Babanın kudretine delâlet etmiş ve Cemalettin Efendi tarafı intibahatta kaybederek birinci gurubun İstanbul ve Anadoluda kazanmasına sebep olmuştu[5]. Din mensuplarının iç ve dış politikada oynadığı bu mühim rolü, bunların mecburidiyetlerine inanmak istemeyenler için tarihi bir misâl olarak arz ederim.”[6] İşte, Çelebi Cemalettin Efendi tam bu sırada bu dünyadan göçüyor[7]. Bu ölümün ardında nasıl bir sis yada giz perdesi olduğu belli değildir. Bu konuda kimseler ağzını açıp konuşmamış halada konuşmuyor. Burada şunu da belirteyim. Bu yazılarımda, sıkça sözünü ettiğim Cemal Bardakcının 1921 Nisanında Hacıbektaş’a gidip Celebi Cemaletin Efendi ile görüşmelerini anlattığı “Kızılbaşlık nedir” adlı kitabına başlarken o dönemin fotoğrafını şöyle resmediyor: “O günlerde kulağıma çalan sözler, onların çok derin bir yaramıza parmak basmaya başladıklarını, uzun yüzyıllar mübarek Anadolu’yu kardeşkanına boyayan eski bir ikiliği hortlatmaya çalıştıklarını açığa vuruyordu: Milli hükümetin bütün Alevileri kıracağına dair sinsi sinsi propagandalar yapılıyordu.”[8] Anlaşılan “Milli hükümetin” hazırlıklarının bütün Alevileri kırmak yönünde olduğu şayiası kulaklara fıslanıyormuş o sıralarda. Bir atasözümüz “ataş olmayan yerden duman tütmez” bir başka atasözümüzde “sözün yanlışı olmaz eksiği olur” der. Anlaşılan bu atmosfer içinde Cemal Bardakcı Çelebi Cemalettin Efendiyi Tüm Kızılbaşları kırmayacağız sadece Koçkiridekileri halledeceğiz sen nüfusunu kullan diğer bölgelerdeki Kızılbaşlar Koçkiri’deki Kızılbaşlara yardıma gelmesinler diye ölümü gösterip sıtmaya ikna etmiş. Kitabın özetinin özeti yazılmayan ana fikri yani bu. Bu dönemin atmosferinin anlaşılması için Celebi Cemaletin Efendinin aşığı Sıdkı babanın bir nefesinde çizdiği tabloyuda göz önüne getirin. O zaman havanın ağırlığı daha iyi hissediliyor. Dost iline giden sail gelmedi Bir hayırlı haber bekler gözlerim. Cana hasret düştü sabrım kalmadı Bir hayırlı haber gözler gözlerim. Mecnun gibi dolanırım çöllerde Gönlüm hasret çeker gözüm yollarda Nice bir gezeyim gürbet illerde Bir hayırlı haber gözler gözlerim. Yine bir belaya uğrattım başı Tükenmez adû nun cenk u savaşı Ah ettikce akar çeşmimin yaşı Bir hayırlı haber gözler gözlerim Böyle oldu bize Haktan irade Tecellim bu imiş kaldım arada Kadir mevlam yetir bizi murada Bir hayırlı haber gözler gözlerim SIDKI Hakka bağlamışım belimi. Yetiş Hızır dedem sen al elimi Bir kimseye diyemedim halimi Bir hayırlı haber bekler gözlerim. Kızılbaş ozanların dilinde, Sail tebdil kıyafet olup genellikle dilenci kılığında bilgi toplamak için gönderilen dervişe bilgine denir. Aşık Veli’nin Çelebilerden Hamdüllah Çelebinin Amasya’ya sürgüne gönderildiğinde bu şekilde yazdığı üç nefesi vardır. Bunları merak eden www.kaymakkoyu.com sitesinde Aşık Veli nefesleri bölümünde bulabilirler. Ayrıca belirtmeliyim ki: bu dönem Çelebi Cemalettin Efendi hiç TBMM gitmediği halde Mustafa Kemal Paşadan 6 oy daha az alarak 104 oyla TBMM başkan yardımcılığına seçilmiştir.[9] Meclisteki hiçbir çalışmaya katılmamıştır. Andığım kitaplarda bu çokça belirtiliyor. Cemal Bardakçi andığım kitabında Celebi Cemalettin Efendinin iki yıldır ailesi dışında kimse ile görüşmediğini, hareminden (evinden) dişarı çıkmadığını iki yerde anıyor.[10] Bütün bunları düşününce kafamda şu kuşkular oluşuyor. Ankara’da bulunan Cumhuriyetin kurucu iradesindeki insanların Çelebi Cemalettin sağlığıyla ilgilenmesi için iki doktoru görevlendirdiği belirtilir. Torunu Ali Celaletin Ulusoy bunu şöyle belirtiyor: “Ancak burada bir şansızlık söz konusudur. Cemaletin Efendi kalp yetersizliğinden muzdariptir. Günlerinin çoğunu yatakta tedavi ile geçirmektedir. Özel olarak gönderilen Dr. Naci ile Dr. Osman Beyler evinden çıkmasına izin vermiyorlar.”[11] Acaba diyorum bu doktorlar nasıl doktorlardı. Vakti zamanında Metin Akpınar’la Zeki Alasya’nın “Yasaklar” adlı oyunlarında Zekinin Metine “sen ne biçim doktorsun böyle yaşamaktansa ölüyüm daha iyi” diye hiddetlendiğinde Metinin gayet pişkin bir edayla “Ben doktor değilim” “ya nesin” “ben hükümet sözcüsüyüm” dediği sahne gözümün önüne geliyor. Acaba o dönemde de böylesi sahneler mi yaşanmıştı diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tam söz buraya gelmişken Çelebi Cemalettin Efendinin bir nefesini de burada anmanın tam sırasıdır derim. Evvel bahar yaz ayları gelince Akar derelerden sel yavaş yavaş Ötüşür bülbüller hûb avaz ile Açılır bahçede gül yavaş yavaş. Gönüle dokunur sözün melamin Muhannet bâbına basma kademin Emsaliyle konuşmayan âdemin Olur altın adı pul yavaş yavaş Çaresiz garibi zebûn-kûş ettin Fıkrat geldi garip gönlüm cûş ettin Münkürlerden zehir aldın nûş ettin Aradan kalkıyor bal yavaş yavaş Çok sitem etti Mecnun’a Leylâ Gönül eğlencesi şu yalan dünya Dünyanın muradın verici Mevlâ Arada nasibin bul yavaş yavaş Kişinin çektiği kendi amâli Hulûs-u pak olan bulur Kemâli Bu devrin işi bitmiş Cemâli Başına bir çare bul yavaş yavaş.[12] Bitirmeden şunu da belirteyim. Çelebi Cemalettin Efendi Ruslar saldırılarını durdurunca Sivas’a çekiliyor. Bu 1917 Şubat Devrimi diye bildiğimiz olayların başlangıç dönemleridir. 1916 yılının sonlarında başlayıp “Şubat Devrimi” diye bilinen olaylar başlayınca Ruslar geri çekilmeye başlar Cemalettin Efendi de bunun üzerine geri çekilip Sivas’a gelir. Sivas’ta boşaltılan Ermeni evlerinde birine Sıdkı Baba yerleşir. Çelebi Cemalettin Efendi başka bir konaktadır. Torunu Ali Celalettin Ulusoy da konuyu şöyle anlatmaktadır: “ Cemaletin Çelebi topladığı bir gönüllü birliği ile doğu cephesinde savaşa katılıyor. “Mücahidin Alayı” adıyla anılan bu birlik Rusya’nın bütün cephelerde savaşa son vermesi üzerine geri dönüyor.[13]” Bu dönem Ermenilerin yerinden yurdundan sürülmesinden üç (3) koca yıl sonradır. Kızılbaşların Önderi Çelebi Çemalettin Efendiye saldıracağım diye gözünüzü karartıp insafı merhameti elden bırakmayın derim. Kızılbaşlar ne Hamidiye alaylarında nede onun çağımızdaki versiyonu olan köy koruyuculuğunda görev almamışlardır, ALMAZLARDA. Bu konun araştırılıp tartışılmasından memnunum. Saat sabahın dördü olmuş. Ben bu yazıyı burada noktalayıp sevgili dostlarıma salıyorum. Saygılarımla Rıza Aydın. 17 Mayıs 2010. Adana Not Düzelmeleri Mihrac yapar [1] Bakınız adı gecen eser Sayfa 9. [2] Halk O zanı Sıdkı Baba. Sayfa: 15-16 [3] Burada araya girip şunu belirtmeme izin verin. Genellikle Bektaşilik diye bilinen yada öyle söylenen gurubu ihtiva eden sürek, Kalender Şah’ın huruç eylemi 1528de bastırılıp Şah Kalenderin kellesi İstanbul’a götürüldükten sonra Kanuninin kaynı olan Server Paşanın “Sersem Ali Baba” namıyla Hacı Bektaş Tekkesinin başına getirilmesiyle (Tarih 1551 yada 1552) Hacıbektaş’ta bir ikilik doğar. Sersem Ali babanın 1551 yılında Hacıbektaş’a gelip, HacıbektaşTekkesini Padişah fermanıyla ele geçirerek başlattığı süreğe genellikle Bektaşilik denir. Bu Resmi Komünist Partisinin kurulmasının tıpkısının aynısıdır. Mustafa Suphi gili Karadeniz’de boğanlar (boğduranlar) Ankara’da Resmi Komünist partisi kurmuşlardır. Alevilikteki bu ayrım politiktir Babagan kolu denen bu süreğin takipçileri Hacıbektaşın evladı olmadığını iddia ederler. Konuyu Alevilerin Partilerle muhabbeti vb gibi bazı yazımda anlatmıştım. Ihtırımcı adlı yazım bitip yayınlanınca bu konu daha iyi anlaşılacak [4] İntihab: Sözcük karşılığının biri Kapışma anlamına geliyormuş [5] Burada araya girip üzülerek belirtmeliyim ki Celebi Cemeletin Efendi bu sırada dünyadan göçüyor. Şimdi Cemal Bardakcı’nın yazdıklarıyla Celebi Cemaletinin ozanı Sıdkı Babanın şiirlerini birlikte düşünün derim. Bakalım siz durumu nasıl göreceksiniz. [6] Hüsamettin Ertürk. İki Devrin Perde Arkası sayfa 523-524-525. [7] Celebi Cemalettin Efendinin bu dünyadan göçüş tarihide tartışmalıdır diye bir önceki yazımda belirtmiştim. Burda Sıdkı babanın nefeslerinde “Bin üç yüz kırk” tarihinin verildiğini bunun 5-6 yerde geçtiğini belirteyim. Örneğin bunlardan biri şöyle: “Bin üç yüz kırk tarihinde eyledi terk-i hayat / Mevt ile buldu hayat-i bakiyi biiştibah”. Sıdkı Baba Hayatı ve şiirleri, Sayfa 72. [8] Cemal Bardakcı. Kızılbaşlık Nedir. Sayfa: 9-10. [9] Ahmet Demirel. Birinci Mecliste Muhalefet, İkinci Gurup, İletişim Yayınları 1994. Sayfa 160. [10] Cemal Bardakcı. Kızılbaşlık Nedir. Sayfa 17” tam şöyle diyor: . .. tam iki yıldan beri harem dairesinden dışarı ayak atmamış, kendi yakınlarından başka hiç kimse ile görüşmemiş olduğunu öğrendim.” [11] A. Celalettin Ulusoy, Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu, sayfa:100-101 [12] A. Celalettin ULUSOY. Pir Dergâhından Nefesler, Cemaletin Çelebi (1862-1921) sayfa 104-105. Celaletin Ulusoy bu çalışmasında Hacıbektaş evlatlarının –Çelebilerinin Nefeslerini toplamış. Kendi yayını yayın tarihi belirtilmemiş. Bizim cemlerimizde bu ozanların nefesleri “MÜRŞİT MALI” diye söylenir. Kaymaktan derlediğim şiirler adlı yazımda konuyu anlatmıştım. Benim o zaman bu nefesi Annemden yazdığımda ikinci kıtanın birinci bey itini: Hatire dokunur sözün akkemi , Şah bey itini ise: Bu mahluğun işi bitti Cemali Başına bir çare gör yavaş yavaş, diye derlemiştim. [13] A. Celaletin Ulusoy. Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşı Yolu, sayfa: 100 [i] Türbe: Genellikle ünlü bir kimse için yaptırılan mezar üzerine çatılmış yapı. [ii] Sedd: kapatma [iii] türbe-dar: türbeyi bekleyen ve ona hizmet eden kimse. [iv] Men: 1.ben. 2. yasak etme, önleme. [v] İlga: 1. lağvetme, kaldırma, bozma. 2 yürürlükten kaldırma, hükümsüz bırakma [vi] dair: ait, ilgili |
|