Ana sayfa
|
Radyo
|
Forum
|
Hesabınız
|
Haber Öner
  
Son Dakika
AleviGundem.com | Alevi Haber – Alevilik – Kızılbaş
Genç ALeviler
Ana sayfa Aleviler Dünya Editörden Kitap Kültür -Sanat Makale Manşet Ozanlar/Deyişler Siyaset Spor
             

PSAKD Seçimleri ve Fevzi Gümüş Tepkisi
Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) seçimleri Ankara’da Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Canlar...
08/04/12 - 2:00 Yorum sayisi 0(0)
Alevi köyünde provokasyon:”Pis aleviler hepinizi yakacağız!”
Adıyaman’da Alevilerin yoğun olarak bulunduğu Karapınar mahallesindeki birçok evin işaretlenmesinin üzerinden 1 ay...
31/03/12 - 6:19 Yorum sayisi 0(0)
Sivas Davası Düştü!
Sivas’ta, 2 Temmuz 1993′te Madımak Oteli’nin yakılması ve çoğu Alevi 33 aydının ...
13/03/12 - 8:54 Yorum sayisi 0(0)
“KAFİRÛN”lardan CEVABİ REFLEKS ve CEVABIM
Kategori: Aleviler, Makale, YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Ara 12th, 2010Ekleyen: Mihrac Ural
...

Not:

“KAFİRÛN” başlıklı makaleme tam yerinden bir cevap geldi. TV5 çalışanı Mustafa Geçer adlı kişi makalemden çok rahatsız olmuş. Kurandan bir Sureyi aktarmam ve onun üzerinden bir makale yazmamı bir yere oturtamamış.

Bu tam benim istediğim sonuçtu. Demek ki makalemde dile getirdiğim, konuları farklı bir jargonla ve kendi yerelimize ait geçmişin ve ilgili olaylarının ele alınışı halkımızla yakın bir diyalog kurmak için başarılı sonuçlar verebilir. Bu da sol için, solun tarihiyle yüzleşme alanlarından biri için önemli olduğu kanısındayım.

Hazırlamakta olduğum yeni makale, Prof. İskender Pala’nın “ŞAH & SULTAN” adlı kitabının akıl almaz yol ve yöntemlerle, tarihi roman yazımının hiçbir özelliğine uymayan, bilinçaltı kanaatlerinin ortaya kin olarak kusulmasını ifade eden yaklaşımlarını ele alacak. Bununla da başka bir yerel sorunumuza yaşadığımız topraklardaki ilişki ve çelişkiler gözüyle bir yorum getirmeye çalışacağım. Bu tür yazıları daha çok okuyacak olan okurlarım, kendi gerçekleriyle halkının en yakın etki alanında onlardan biri olarak olayları ve tarihi kavrama fırsatı yakalayacağı umudundayım.

Şimdi Bir “Kafirun” dan gelen refleks ve cevabıma (sonradan yaptığım kısa ve açıklayıcı eklerle) göz atalım.

Mihrac Ural. 3 Aralık 2010

“Sayın Mustafa Geçer,

“Kim olduğunuzu ve kimin adına ne için yazdığınızı bilmiyorum, hangi safta ne istediğinde belli değil…. Kafirun suresinde kendinizi hangi safa koyduğunuz belli değil. Osmanlı eğer beslendiğiniz kültürün politikalarını gütseydi Çin’den Viyana’ya kadar Türkçeden farklı bir dil İslamdan başka bir din ve sizin gibi nankör kalmazdı.” Diyorsunuz.

Refleksiniz milliyetçi, böylece sizi tanımış oldum ki, beni ilgilendiren düşünceniz, ya da hiç bir şeyiniz.

Yazdığınız için cevap veriyorum. Yoksa insani olan en önemli şey diyalog zemininde olsaydınız sizinle de uzun uzun tartışmaktan beis görmezdim.

Öncelikle sakin olun,

Bu toprakların yerlileri sizden önce buraları yaşama, ziraata açarak anavatan haline getirdi. Siz orta-Asya’dan kılıç hakkı diyerek istilalarınızın sonucunu bize hükümranlık olarak dayattınız, 1000 yıldır da boyunduruğunuz altında yaşıyoruz. Ama yok edemediniz, ileri bir uygarlık getirip asimile bile edemediniz, çünkü kültürünüz göçebeydi bunu başaramadınız; buna rağmen siz de buralısınız artık.

Bu ortak vatanı birlikte demokratik eşit kurucular olarak yeniden düzenlememiz gerekmiyor mu?

25 yıldır altı üstü 3000 gerillayla baş edemediniz; kirli savaşınızın maliyeti 500 milyar dolar bununla neler yapılmaz neler. Üstelik yer yüzünün tüm dış desteklerini (ABD ve İsrail’den aldığınız her türden destek dahil) alsanız da başarma şansınız kalmadı. Milliyetçiliğiniz bölücülüğe dayandı, farklılıkları ötekileştirmeye dayandı. İslam’ı birleştirici çimento sandınız, dinle oynadınız ama o da tutmadı.

Dini sizden iyi bilirim, din tarihinin hiç bir kesitinde hiç bir toplumda etnik, siyasi, mezhepsel üstü bir bileşke olmadı olamazdı da. Bırakan onu inananlar tanrılarıyla paylaşsınlar, siz vekaleti kimden alınmış belli olmayan Allah adına konuşmayı bir kenara koyun.

Viyana kuşatması 1683 ten bu yana tek bir askeri zaferiniz bile yok. Hep mağlupsunuz. 5 milyon km² den 785 bin km² ye gerilediniz. Hiç mi yanlışınız yok?

Başkasının vatanı size ne kadar vatan olabilir ki. Kürtlerin ana vatanı, Arapların anavatanı ve başkaların anavatanları nereye kadar, emek vermeden, ateş ve kanla anavatan haline getirebilirsiniz ki.

Bence Sevr’e bir kez daha düşmeyin, Lozan’ı uygulayın yeter. Birlikte yaşama için çok nedenimiz var. Bu vatan birimizin değil hepimizin olmalı, bunu gerçek yapmalıyız.

İster inanan ister inanmayan, hepimiz bu ortak ve güzel vatanı batırmadan düzlüğe çıkaralım. Bunun için uğraşalım, şiddet şiddeti doğurur, sinsilik sinsiliği doğurur; ama sizde bilmelisiniz ki “Va mekaru va emkarullah va Allahu hayrul makirin” (Al-i İmran Suresi, 54.ayet)

“Ayetin tercümesine gelince, çok riskli bir durumla karşı karşıya kalınır. Bana göre, Arapçadan Türkçeye ayetin tam tercümesi; “Aldattılar ve Allah da onları aldattı ve aldatmada en üstün olan Allah’tır” . Ancak bu lafzi tercüme, Prof. Dr. Süleyman Ateşi’in “KURAN’I KERİM ve yüce Meali” başlıklı ve Türkiye’deki en yaygın Kuran maili olan bu kitapta da, ayetin tercümesinden çok tedirginlik duyulmuştur; uzun bir alt notla da açıklama yapma ihtiyacı görülmüştür. Ben de Kuranın genel kurgusuna sadık kalma ve inananlara saygı adına, ayeti şöyle tercüme etmeyi deneyeceğim; ‘Aldattılar ve Allah onların aldatışını aldattı ve en üstün aldatma bozucusu Allah’tır’ “ (Bu paragrafı, yazıyı yayına sunarken sonradan ekledim. M.U)

Belki şu satırları okurken, “bu adam kime neye hitap ediyor” diyebilirsiniz. Ama bu hitabımı direk size olarak da almayabilirsiniz. Ben düşüncelerle ilgili yazıyorum, ben refleksinizdeki milliyetçi algılara ilişkin yazıyorum.

Osmanlıya gelince,

Güzel kardeşim, belli ki genç birisin. Osmanlı kendini asla Türk saymadı bu sanı 20.yy ittihatçılığıydı, ötesi değil. Onlar da dünüyle bu günüyle Teşkilat-ı Mahsusiyeden darbeci paşalara uzanan bir serüvenden ibarettir. Bu akıl, bu ülkeyi zindan eden akıldır.

Osmanlı, Türk halkanı “Etkark-i bila idrak” (Türk akılı olmayandır) diye tanımlayandır. Osmanlının bitip tükenmez iç fetihleri sadece Türkmen aşiretlerine yöneliktir. Türk aşiretlerinin en “soyluları” Anadolu’da böyle doğrandı.

Orta-Asya’dan bu uygarlık topraklarını istilalarıyla tarumar eden, Kılıç hakkı diye doğrayandan kastım bu akıldır. Hiç kimse “uygar olmayan göçer aşiretlerin, barbar akınları, istila talan ve kıyımlarıyla Anadolu’yu istila ettiler” söyleminde, bu gün dün kadar mazlum olan Türk halkının ima edildiği sanısına kapılmasın. Türk halkı yeryüzünün diğer tüm halkları gibi onurlu bir halktır, hiç bir halkla da düşmanlığı yoktur. Bunu ona dayatanlar, dar egemenlik çıkarlarının peşinde hüküm sürenlerdir. Türk halkının tarihte böylesi bir duruşla uzak yakın çıkar birliği yoktur. Tersine bunun zararını görmekle tarihte bir çok gelişmenin gerisinde kalmaya mahkum edilmiştir.

Türk halkı, Cumhuriyette yaşayan Osmanlı aklından, dün gibi bu gün de en çok zarar görendir. Türk halkının sırtına, ortak ülkemizdeki tüm halklarla tarihi düşmanlık yıkan işte bu akıldır. Bu yüzden Türk halkın diğer halklar gibi özgürlük ve demokrasi paydasında öncelikle mücadele etme ihtiyacındadır. Bu nedenle de Türk halkı, özgürlük ve demokrasi mücadelesin de önemli ve öncü roller oynaması gereken bir tarihi sorumluluk altındadır.

Bu açıdan Osmanlı aklı diye tarihe kirli izler bırakan bu aklı yerli yerince kavramak gerek.

Atatürk’ü seversin ya da sevmesin önemli değil ama Osmanlı için çok önemli bir belirleme yapıyor, bu belirleme tarihi bir soyutlamadır da. Türk halkı ile Osmanlı arasındaki farkı anlatması açısından da çok önemlidir. Birlikte okuyalım ;“Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Rumlar sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişlerdir. Bizim milletimiz de böyle fetihlerin akasından serserilik etmiş ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu böyle bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde aynen olagelmiştir.” (Aktaran, Cemal Kutay, Türkçe İbadet, s;154)

Tüm sorunlarımızın kaynağında işte bu gerçek yatmaktadır. Osmanlı ve öncülleri aynı akıl yüzünden üzerinde hüküm sürdüğü toprakları anavatana çevirememiştir. Çünkü istila yoluyla da olsa üzerine konan bakir toprakları anavatana çevirmek onu kesilmeden devam eden bir tarzda ziraata açmak yani yaşama açmayı gerektirir. Dini inancınız yerinde sanırım. Toprakların mülk edinilmesi, anavatan haline getirilmesi konusunda İmam-ı Azam Ebu Hanefi’nin ortaya koyduğu ve bu satırların yazarını bile hayrete düşüren netlikteki içtihadını biliyor musun? Buyur oku; “ Peygamber efendimiz, boş, ölü bir araziyi kim imar ve ihya ederse ona malik olacağını belirtmiştir. Devlet bunun aksine bir düzenleme yapabilir mi?“ ( İmam-ı Azam Ebu Hanefi’den aktaran Taha Akyol, “ Medine’den Lozan’a” s: 85, Milliyet yayınları, 5. Baskı)

Osmanlı kendi mezhebini kurucusunun içtihatlarını bile ayaklar altına alan bir sistem olarak sürmüştür. Söz konusu topraklar üzerinde zirai ve yaşamsal emekleri veren milletlerin yarattığı değerleri gasp etmekle kalmamış kılıçtan geçirerek kanlı bir yaşam dayatmıştır. Bu gaspçı ve yerleşik olmayan göçebe algı, Bursa, Edirne, İstanbul, Ankara diye başkent göçebeliği içinde de kendini göstermiştir. Aynı algı, kendi ana diline ait bir alfabe bile yaratamadı, Uygur, Arap, Latin alfabeleriyle dilini yazmaya çalıştı.

Osmanlı saltanat saraylarının ahşap ve sıradan olmasını kimse tevazu diye kimseye yutturmasın. Bu ilkelikten çıkamamanın ifadesidir. Aynı çağda Avrupa’da imparatorlukların görkemli sarayları,

süslemeleri bir kültür ifadesi olarak tecelli etmiştir; bu ise bilim ve araştırmada deney ve ilerlemede verilen emek anlamına gelmektedir. Osmanlının 1770’li yıllarında bile, en büyük deniz komutanları (Kaptanı Deryalar) yapılmak istenen askeri reformlar üzerine getirilen Baron de Tott’un “bir üçgenin iç açılarının toplamı nedir?” sorusuna, içlerinden en cesurunun verdiği cevap “Üçgenine göre” olmuştur. Gerisini siz anlayın… (Aktaran Taha Akyol, “Bilim ve Yanılgı” s: 21-22, Milliyet Yayınları, 2. Baskı)

Bu hep bir darlıktı ve doğal olarak sorunlarını bu dar aklın araçlarıyla çözmeye yönelmişti. Üzerine oturduğu topraklarda yaşayan hiçbir millettin daha ilerisinde bir uygarlık getiremediği içinde, dünden bu güne gelin sorunlarla boğuşmaya devam etti. Oysa aynı süreçten geçen Fransa’da 24, İtalya’da 14, İngiltere’de 12 ve fazlası etnik ve inanç grubu vardı hepsi o alanın ulusçu kültür gücüyle içselleştirildi, asimile oldu ve şu an Fransız, İngiliz, İtalyan ulusları olarak anılır oldular. Ama Osmanlının bu içsel potansiyeli olmadığı için hazmedemedi. Yeni ve daha ileri bir uygarlık ortaya konulamayan her yerde hep öyle olur; bunu Osmanlının kerameti sanma. Sizden biri Taha Akyol bile, ”Kargaşalı göçebe ve köylü toplumundan bilim çıkmamıştır” demesi boşuna değildir. Bunu önemle belirler göçebe bir toplum uygarlık yaratamaz diye (bu da sizden). Ben de ekleyim İslamın camii olmasaydı, Osmanlı medenileşme şansını bile tutturamazdı. Göçebe çadırı medeniyet kuramaz ama Cami medeniyet kurar çünkü o sükun ister, yerleşim ve etrafında şehirleşme getirir

Osmanlı egemen olduğu yerde, sür git batıya fütuhat, talan gasp başka milletlerin emeğini çalmak için gideceği son yerde durdurulunca gerisin geriye döndü ve döndüğü, ve tutunduğu yerde ise silme Hıristiyan olan bu alanlar, silme İslam oldu. Bu gün ülkemizin %99,9 İslam olmasının nedeni işte bu kılıç hakkıdır ikna değil. Bunun tersini kimseye yutturamazsınız.

İtirazım yok, olan oldu. “Bu tarih ortaçağın karanlık dönemlerinde geçerli olan kılıç hakkı yöntemiyle tam İslamlaştırıldı” (Dr. Erhan Afyoncu, Haber Türk tarihin arka penceresindeki programda)

Tarihte asimile etme olaylarının bu yolu da olmuş, bunun geri dönüşü yok. Ama dikkat et kültürün diğer boyutunda Osmanlı bunu becerememiş. İslam egemenliğini kurmasının temel kaynağı da Araplar, İslam dini de oradan geldi, üstelik Arap kültürüyle birlikte geldi. Demek ki Osmanlının kendinde bir şey yoktu; boş çuval dik duramaz Osmanlının tarihe karışmasının nesnel alt yapısı buradadır. Bunun için reflekslerin haklı değil.

Sonuç,

Bu yazıma cevap vermezseniz sizi ileti listemden sileceğim. Düşünceye saygısı olmayan, diyalog kurma düzeyinde olmayanlarla işim yok.

Kim olduğuma gelince. 12 eylülün gazabına uğramış bir devrimciyim, sürgünlerde yaşamaya mahkum edildim. Sizin düşünce alanından çok kişi için her türden saldırıya muhatap olmayı hak eden biriyim (bu saldırılar bir nişan olur benim için) Ama gerçek, ülkesini seven, birlikte barış içinde hepimizin yaşayacağı bir sürecin açılımı için destek veren bir demokrasi aşığı olduğumu söyleyebilirim.

Bu çabalarım sadece ülke ve halklarına olan sevgim ve entellektuel algılarımın sorumluluğu kadar ilgili olmamdandır. Ama bu ülkeyi iki ülke yaptınız, biri zaten 1000 yıldır sizin, diğeri ise geleceği temsilen bizim. Tarihle uyumlu olan demokrasi ve özgürlükle donanacak olan Türkiye bizim tahayyülümüzdeki

bize ait olan Türkiye’dir.

Gelin olumlu olanı yükseltelim gelin iyi olanı hayırlı olanı halka sunalım. Bunun için diyalogdan kaçınmayalım.

Yazımlarımı ise http://mirural.blogspot.com/ alanından takip edebilirsiniz.

Baki selamlarımla

Mihrac Ural

2 Aralık 2010


Sitemiz Yazarlarından