Ana sayfa
|
Radyo
|
Forum
|
Hesabınız
|
Haber Öner
  
Son Dakika
AleviGundem.com | Alevi Haber – Alevilik – Kızılbaş
Genç ALeviler
Ana sayfa Aleviler Dünya Editörden Kitap Kültür -Sanat Makale Manşet Ozanlar/Deyişler Siyaset Spor
             

PSAKD Seçimleri ve Fevzi Gümüş Tepkisi
Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri (PSAKD) seçimleri Ankara’da Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Canlar...
08/04/12 - 2:00 Yorum sayisi 0(0)
Alevi köyünde provokasyon:”Pis aleviler hepinizi yakacağız!”
Adıyaman’da Alevilerin yoğun olarak bulunduğu Karapınar mahallesindeki birçok evin işaretlenmesinin üzerinden 1 ay...
31/03/12 - 6:19 Yorum sayisi 0(0)
Sivas Davası Düştü!
Sivas’ta, 2 Temmuz 1993′te Madımak Oteli’nin yakılması ve çoğu Alevi 33 aydının ...
13/03/12 - 8:54 Yorum sayisi 0(0)
Semah Hakkında Soru Cevap
Kategori: Aleviler, Makale, Manşet, YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Ara 16th, 2010Ekleyen: Rıza Aydın
...

Değerli Rıza Aydın Can,

Cem- Semah ile ilgili kısa açıklamalarınız için teşekkür ederim.
Cem – Semah – Kırklar konusunda sizden öğrenebileceğim çok şeyin var olduğunu düşündüğüm için izninizle bir kaç soru daha sormak istiyorum.

1- Semahı ilk dönen kırklar kimlerdi? İsimleri belli midir? Gerçek hayatta vuku bulan bir olay mıdır, bazılarının söylediği gibi mitoloji midir?
2- Semahın uygulanması  kırklara ilahi yol ile mi bildirilmişti? Kırkların kültürlerinin bir parçası mıydı?
3- Kırklardan bahsedilirken, Hz Muhammed (saa) neden kırklara dâhil edilmiyor? (Cem de 39 kişi var, 40. kisi olan Selman o an orda yoktur).
4- Kırklar ile semah dönen Hz Muhammed (saa) semahı ümmetine açıklamış mıdır?
5- Kırkların semah döndüğüne dair Ehlibeyt İmamlarından hadisler nakledilmiş midir?
6- Kırklar Hz Muhammed (saa)’in haberi dâhilinde ve rızası olarak mı toplanmışlardı? Hz Muhammed(saa)’in bu oluşumdan habersiz miydi?
7- Kırklara dâhil olmak bir ayrıcalık, fazilet sebebi midir?

Saygılarımla

Velayet Aytan

SEMAH HAKKINDA SORULARA KISA CEVAPLAR

Değerli muhabbet ehli.

Sayın Velayet Aytan Can’ın, semahlar bağlamında sorduğu sorular üzerine düşünüp bütün boyutlarıyla bu soruların çağrıştırdığı konuları yazmak isterdim, ancak iki gün sonra Maraş katliamını Maraş’ta anmak için Türkiye ye gideceğiz, hem de bugünler de Muharrem sohbetleri babında etkinliklerimiz var. Oradan oraya koşturup duruyoruz. Zaman dar. Bu yüzden dolayı, dostumuzun sorularını yanıtsız bırakmamak için, aceleden kısaca cevaplamaya çalışacağım.

Birinci sorunun başında sorduğu: “Semahı ilk dönen Kırklar kimlerdi” sorusu eksik yada yanlış bir sorudur. Kırklar Meclisinde ilk kez, ne zaman, kimlerin semah döndükleri konusunda bir bilgide yoktur, bu bugüne kadarda bu tür sorular sorulmamıştır. Semah cemde yürütülen on iki hizmetten biridir, birlik cemleri olduğundan beri cemlerde semahta dönülmüş olmalıdır. Burada konuştuğumuz konu Hz. Muhammed’in ilk kez katıldığı Kırklar Ceminde dönülen semahtır. Alevilik insanlığın en kadim anlayışlarından biridir, bu yüzden bu geleneğin, bu yolun ne zaman başladığını, nasıl o günlerden bu günlere geldiğini pek konuşmadık. Hz. Muhammed’in katıldığı Kırklar Cemi, Kırkların İlk Cemi, Kırkların ilk toplantısı değildi zahir, ancak bu Muhammet için ilkti, Muhammed buna ilk defa katılıp tanık olacaktı. Bunu ben böyle anlıyorum. Burada murat edileninde bu olduğunu düşünüyorum. Kırklar Cemi, hep sürüp gelmiştir, bir gün Hz. Muhammed’in o özel gününde, Hz. Muhammed’de Kırklar Cemine katılıp o cemde semah dönmüştür.

Konu Alevi inancında şöyle yer alır, yada şöyle gündeme gelir. Peygamber’in Miraç’a gidip geliş süreci anlatılırken, Peygamber dünyaya dönünce, yolu Kırklar meclisine uğrar, oraya mihman olmak, onlarla tanışmak nasip olur, orda semah dönerler, işte konu bu vesile ile gündeme gelir.

Bu konun, en yetkin anlatımı, BUYRUK diye bilinen “Menakıb-ül Esrar Behcet-ül Ahrar” adlı kitabın “Kırklar Cemi” adını taşıyan birici bölümü ile Şah İsmail Hatayi başta olmak üzere, ulu ozanlarımızın nefeslerinde vardır. En yetkin anlatım yada ilk başvuracağımız yer buralar olduğu için, bizimde konuya buralarda nasıl anlstıldığına bakarak başlamamız doğru olur. Bizde oralardaki anlatıma bakıp, bunu anlamaya çalışarak koyu anlatmaya başlayacağız.

Önce sorunun şu şıkkını yanıtlayalım. Soruyu soran dostumuz sorusunda “Bu hayatta vuku bulan bir olay mıdır, bazılarının söylediği gibi mitoloji midir?” diyor. Buna şöyle bir cevap vermek uygun olur: Peygamberin Miraç’a çıkışı, Burak adlı bir binite binip, Allah ile bin bir kelam danışıp, dönüşünü anlatan olgu ne ise hangi kategoride değerlendiriliyorsa, buda aynen öyledir, öyle değerlendirilmelidir. Peygamber’in Miraç’a çıkışı, hayatta vuku bulmuş bir şey ise buda öyledir, yok öyle değil de bu bir mitoloji ise buda bir mitolojidir. O nasıl bir öngörüyse buda öyle bir öngörüdür, düşüncedir. Bunları böyle algılamak, böyle anlamak gerekir. Aslında bana kalırsa, benim kendi düşüncem şöyle, nasıl olduğu tanımlanamayan Burak adlı bir binitle, arşı alaya çıkmak, göğün bir katında Allah ile görüşmek somut olarak yaşanıp, algılanmanın ötesinde, manevi olarak algılanan bir motifler olabilir, ama Kırkların Cemine katılmak mümkündür, sahici olarak olma ihtimali olabilecek bir şeydir.

Bu kaynakların ışığından bakınca, Alevi inancına göre bu yolculuğun şöyle anlatıldığı görülür. Peygamber Miraç’a giderken, yolunun üstünde bir Aslanın durduğunu görür, Aslan yolun üstünde kükremektedir, gaipten gelen bir nida (ses)  Aslanın ağzına hatemini (yüzüğünü) vermesini söyler. Peygamber denileni uyup aslanın ağzına yüzüğünü verir, Aslan sakinleşir, Muhammed’de bu sayede yoluna devam eder. Göğün en yüksek katında dostuna ulaşıp onunla “doksan bin söz konuşur”[1]

“Muhammed, Miraçtan dönerken şehirde bir kubbe görür. Bu kubbe ilgisini çeker. Yürüyüp onun kapısına varır. İçerde birileri sohbet ediyordur. Hz. Muhabbet içeri girmek için kapıyı vurur. İçerden bir ses “kimsin, ne için geldin” diye sorar.

Hz Muhammed:

“Ben peygamberim. Açın içeri gireyim. Erenlerin yüzüne göreyim!” diye karşılık verir.

İçerden:

“Bizim aramıza Peygamber sığmaz. Var peygamberliğini ümmetine yap” derler.

Bunun üzerine Muhammed kapıdan çekilir, tam gideceği zaman Tanrıdan bir ses bir nida gelir.

O ses “Ey Muhammed, o kapıya var” diye buyurur.

Tanrının bu buyruğu üzerine Muhammed, yeniden o kapıya varıp kapıyı çalar.

İçerden:

“Kim o” diye sorulur.

Hz. Muhammed:

“Ben peygamberim açın içeri gireyim, mübarek yüzlerinizi göreyim” der.

İçerden:

“Bizim aramıza peygamber sığmaz, ayrıca bize peygamber gerekli değil” derler.

“Tanrı’nın Elçisi, bu sözler üzerine geri döndü. Oradan uzaklaşacağı sırada Tanrı yeniden buyurdu:

“Ey Muhammed, geri dön. Nereye gidiyorsun? Var, o kapıyı arala” buyurdu.

İçerden:

“Kimsin?” diye bir ses geldiğinde:

“Yoktan var olmuş bir yoksul oğluyum. Yoksulların hizmetkârıyım. Sizi görmeye geldim. İçeri girmeme izin var mı?” diye karşılık verdi. Yeniden geri dönüp geldiğini bildirmedi.

O anda kapı açıldı.

İçerdekiler:

“Merhaba, hoş gelip uğur getirdin; gelişin kutlu olsun, ey kapılar açarı!” diye karşılayarak içeri çağırdılar.

O mecliste Kırklar oturmuş, aralarında söyleşiyorlardı.

Peygamber Hazretleri:

“Kutsal kapı, hayırlar kapısı açıldı. Bismillâhirrahmanirrahim” diyerek, önce sağ ayağını içeri atıp o kapıdan içeri girdi. Muhammed bakınca bunları yirmi ikisinin er, on yedisinin bacı olduğunu gördü[2].

“Muhammet peygamber geldi” diye gaipten bir ses geldi.

Muhammed’in içeri girmesi için, inananlar ayağa kalktılar. Tümü ona yer gösterdi. Hz. Ali de o mecliste idi. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin yanına oturdu. Ama onun Hz. Ali olduğunu anlamadı.

Hz. Muhammed’in aklına bir takım sorular belirdi. “Bunlar kimler? Tümü aynı düzeyde. Büyükleri hangisi, küçükleri hangisi?” diye düşündü. Soru sormayı gereksiz görüyordu ama dayanamadı:

“Sizler kimlersiniz? Size kimler derler?” diye sordu.

İçerdekiler:

“Biz Kırklar’ız” diye karşılık verdiler.

Hz. Muhammed:

“Peki, sizin ulunuz kim, küçüğünüz kim, ben anlayamadım” dedi.

Kırklar:

“Bizim ulumuzda uludur, küçüğümüzde uludur. Bizim kırkımız birdir, birimiz kırktır, birimize neşter vursan kırkımızdan kan akar” diye karşılık verdiler.

Hz. Muhammed:

“Ama biriniz eksik o biriniz ne oldu?” diye sordu.

Kırklar:

“O birimiz Selman’dır. Taşraya çıktı. Pars’a (İran’a) gitti. Ama niçin sordun? Selman da burada. Onu aramızda say” dediler.

Hz. Muhammed, Kırklardan bunu göstermelerini istedi. O zaman Hz. Ali kutsal kolunu uzattı. Kırklardan biri “Destur” diyerek Hz. Ali’ni koluna bir neşter (bıçak) vurdu. Hz. Ali’nin kolundan kan akmaya başladı. Bu sırada tüm Kırkların bileğinden kan akıyordu. O an pencereden bir damla kan gelip ortaya damladı. Bu kan, taşrada bulunan Selman’ın kanıydı. Sonra Kırklar’dan biri Hz. Ali’nin kolunu bağladı. Öbür Kırklar’ın da kanı durdu.

O sırada Pars’tan Selman-ı Farisî’nin geldiğini gördüler. ( Mu muhabbet cemlerinde, burayı halkın anlatımlarında şöyledir: Selman keşgüllahdan geldi. “Hu” deyip içeri girdi. Kırklar ile beraber Muhammed’de ayağa durdu. Selman’ın keşgüllahından çıktı bir üzüm danesi) Selman bir üzüm tanesi getirdi. Kırklar bu üzümü getirip Hz. Muhammed’in önüne koydular:

Ey yoksulların hizmetkârı, bir hizmet et de bu üzüm tanesini bize paylaştır” dediler.

Hz. Muhammed duruma baktı. “Bunlar kırk kişi, üzüm tanesi bir tane. Ben bu üzümü nasıl böleyim?” diye düşünceye daldı. O anda Tanrı Cebrail’e:

“Sevgilim (Muhammed) zorda (darda) kaldı. Tez yetiş, cennetten bir nur tabak al, ilet. O üzümü bu tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırklara verip içsin” diye buyurdu.

Cebrail, cennetten, nurdan yapılmış bir tabak alıp, Tanrı’nın Elçisi’nin karşısına geldi. Tanrının selamını ileterek o tabağı Muhammed’in önüne koydu.

“Şerbet eyle ey Muhammed” dedi.

O sırada Kırklar, Hz. Muhammed üzümü ne yapacak diye seyrediyordu. Birden, Hz. Muhammed’in önünde nurdan tabağın belirdiğini gördüler. Tabak güneş gibi ışık veriyordu. Hz. Muhammed, tabağın içine bir damla su koydu. Sonra parmağı ile o üzüm tanesini o nurdan tabak içinde ezip şerbet eyledi. Tabağı Kırkların önüne koydu. Kırklar o şerbeti içtiler. Tümü ilk yaratılıştaki gibi sarhoş oldular. Oturdukları yerden ayağa kalktılar. Bir kez “Ya Allah” diyerek el ele verdiler. Üryan büryan semaha girdiler. Muhammed de bunlarla birlikte semaha girdi. Kırkların semahı ilahi bir nur içinde sürdü. Semah ederken Hz. Muhammed’in başından mübarek imamesi düştü. İmame kırk parça oldu. Kırkların her biri bir parçasını aldı. O parçayı etek yapıp kuşandılar.

Hz. Muhammed pirlerini ve rehberlerini sordu.

Kırklar:

“Pirimiz Şah-ı Merdan Ali’dir; kuşkusuz, tartışmasız ve rehberimiz Cebrail Aleyhisselam’dır” dediler.[3]

Bunun üzerine Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin orada olduğunu anladı. Hz. Ali, Hz. Muhammed’in yanına doğru yürüdü. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin geldiğini görünce, saygı ve sevgi ile eğilerek Hz. Ali’ye yer gösterdi. Kırklar da Hz. Muhammed’e katılarak, Hz. Ali karşısında saygı ile eğilerek, yol açıp yer gösterdiler. Bu sırada Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin parmağında nişan-ı mührü gördü.[4]

Buyruk’ta Hz. Muhammed’in katıldığı Kırklar Ceminde dönülen semah ile anlatılan bunlar. Konuyu Şah İsmail Hatayi de nefeslerinde aynen böyle anlatır. Bir ayrıntı yada farklılık varsa oda şudur, Hatayi nefesinde Muhammed semah dönerken Kırkların da “El çırptığını” söyler. “El çırpma” tabiri bizim yörede “çibik çalmak” diye söylenir, sanırım bu söz buğun alkışlamak denileş şeyle aynı olguyu anlatır. Bugünlerde semahta aman alkış tutmayın diyen arkadaşların bunu düşünmesi gerekir.  Şimdi Hatayi’nin “Miraçlama”  diye bilinen 29 beyitlik nefesinden ilgili bölümü buraya alarak, bunun nasıl anlatıldığına bakalım:

“Canım size kimler derler / Şahım bize kırklar derler

Cümleden ulu yolumuz / Eldedir kulhü varımız

Birimize neşter vursan / Bir yere akar kanımız

Cümledir ulu yolumuz / Eldedir küllü varımız

Madem size kırklar derler / Neden eksik biriniz

Selman Şeydullah’a gitti / Ondandır eksik birimiz

Selman Şeydullah’dan geldi / Hü deyip içeri girdi

Muhammed esridi coştu / Tacı başından da düştü

Ol şerbetten biri içti / Cümlesi oldu hayran

Mümün müslüm üryan büryan / Hep girdiler semaha

Cümleside el çırpuben / Dediler Allah Allah

Muhammed de bile girdi / Kırklar ile semaha[5].

Hz. Muhammed’in katıldığı, Kırklar Ceminde dönülen o semahla ilgili, temel kaynaklarda anlatılanlar öz olarak böyledir. Burada yeri gelmişken yada değinilmişken şunu da vurgulayalım hem Fuat Bozkurt’un hazırladığı Buyruğun ilerleyen sayfalarında, Hem de “Bisâti’nin kaleme aldığı Şeyh Sâfî Buyruğunda Pirin kimdir diye sorarlarsa, “Yoldur” de, deniyor.[6] Bisati Buyrugunda söyleniş biraz farklı “Eğer sorarlarsa pirin kimdir diye? Eyit kim pirim yoldur.”[7]

– Bu anlatımımla, ikinci sorunun cevabını da verdiğimizi düşünüyorum. 2. Soru şöyle sorulmuş: “ Semah uygulaması, Kırklara ilahi bir emirle mi gelmişti? Yoksa kültürlerinin bir parçası mıydı?

Bir defa sorudaki şu yanlışı düzeltelim, semah bir uygulama değil, bu tabirin kendisi yanlış, semah cem ibadetinin bir bölümüdür, cemde yapılan on iki hizmetten biridir. Sorudaki bu söylemin hatasını düzelttikten sonra cevaben şunları diyebiliriz.  Bence Kırkların eskiden buyana, yani Hz. Peygamber’in Kırlar Cemine gelip bunlardan haberdar olmasından çok önceden beri, Kırklar semah dönerlerdi. Muhammed’de Kırklar Cemine alınınca, onlarla bu güzelliği yaşadı diye biliriz. Bence bu onların kültürlerinin, dini ibadeti yapışlarının bir parçasıydı. Alevi inancında ibadetin standardı yoktur, tek bir standart tipe indirilmemiştir, bunada şiddetle karşı çıkılır.

Sorunun ikinci şıkkındaki, semah ilahi yol ile mi bildirilmiştir bölümüne gelince, Alevilikte ilahı emir kavramı pek yoktur. Her can Hakkın bir görünümü olduğu için, her şey onların, cemal cemale oturup muhabbet etmesinden çıkar. Bu yüzden her şey muhabbetten hâsıl olur derler. Bu tartışmanın sınırlarını aşar ama şunu söyleyeyim Alevilikte Hakkı dışında görmek yanlıştır. Hakk her canın içindedir her canın içindeki bu güzellikle hemhal olması gerekir. “Şimdi Hakk’ı birlemişim özümde evvel iki bildiğime ağlarım” der bir ozanımız. Bu konuya dalarsak tartışmanın boyutu genişler. Ama şunu söyleyim, İsmet Zeki Eyüpoğlu Hacı Bektaş’ı anlattığı kitabında şunu sorar. Her tarikat kurucusu sonunda Allah ile birleşir konuşur ama böyle bir şey Hacı Bektaş’ta yoktur, niye yoktur onu anlamadım der. Bence bu sorunun cevabı şudur, Anadolu Alevisi Hakk’ı dışında aramaz, araması bu felsefenin anlaşılamaması olur. “Hakk’nan ayrı görme yarı” diye türküler söyleyen bu geleneğin insanları, uluları kendilerinden de Hakk’ı ayrı görmezler. Hakk insanın gönlündedir. Bu anlayış Hakk’ı arşı alada arama anlayışını da gereksiz hale getirir. Bu ayrı bir tartışmadır, Alevilikteki yol ayrımları bahsinin ikinci bölümünü yazarken –sanırım- bu konuya da değineceğim.

Şimdi buradan diğer iki soruya dördüncü soru ile beşinci soruya geçe biliriz, dördüncü soruda şöyle deniyor:  “Kırklar ile semah dönen Hz Muhammed (saa) semahı ümmetine açıklamış mıdır?” diye soruluyor.

Hz. Muhammed’in Kırklar cemini görüp oradaki güzelliği yaşadıktan sonra, bunu ümmetine açıklayıp açıklamadığını bilmiyorum. Bundan sonraki Hz. Muhammed ile ilgili araştırmalarımda bu soruya yanıt olacak bir şey bulursam onu yazarım ama bu güne kadarki okuduklarımdan buna verilecek bir yanıt hatırlamıyorum; bu yüzden bugün bunu açıklamışta diyemem açıklamamışta diyemem. Ancak burada şunu söyleyeyim. Buyrukta, Muhammed’e ilginç bir eleştiri var. Buna dikkat çekmek isterim. Buyrukta Muhammed’e Cebrail aracılığıyla Tanrının emrettiği “buyruğu halka söylemekten kaçındı”, şeklinde çok ağır bir eleştiride vardır.  Bu alevi muhabbetlerinden içten içe söylenen şey, buraya da geçmiş, buna kısaca bakalım. Buyruktan olduğu gibi aktarıyorum.

“Bu sırada Cebrail geldi:

“Ey Muhammed; Tanrı, Ali’yi vasi etmeni buyurdu” dedi.

Hz. Muhammed bundan kaçınmak istedi. Bunun üzerine Cebrail yeniden geldi:

Ey Muhammed, Tanrının buyruğunu yerine getirmekten niçin kaçınıyorsun?” diye sordu.

Hz. Muhammed:

“Ama minber yok” diye karşılık verdi.

Cebrail:

“Ey Muhammed, yüce Tanrı “Ali’yi vasiyet eyle” diye buyurdu” dedi.

Hz. Peygamber bundan kaçınmak istedi. Bunun üzerine Cebrail yeniden geldi. Hazretin ulu kapısına yükseldi. Şöyle dedi.

“Ey Muhammed, Tanrının buyruğunu yerine getirmekten niçin kaçınıyorsun?”

Peygamber (Tanrının selamı üstünde olsun):

“Peki ama, minber yok” diye karşılık verdi.

Cebrail:

“Tanrı deve palanlarından minber yapıp, üzerine çıkıp vasiyet etmeni buyurdu” dedi.

Bunun üzerine, Hz. Peygamber işaret etti. İnsanlar deve palanlarından minber düzdüler. Hz. Muhammed, o minberin üzerine çıktı. Önce güzel bir hutbe okudu. Sonra şunları söyledi.

“Ey insanlar, hakikat Şah-ı Merdan Ali hakkında geldi. Varın Hz. Ali’ye iradet getirin.”[8]

Bunlar idrak edenlerin anlayacağı gibi, bu kültürde söylenebilecek ağır eleştiridir. Hz. Muhammed, Kırklar cemine katıldıktan sonra, bunu ümmetine açıkladı mı açıklamadı mı bunu tam bilmiyorum. Ama bu konuda sorgulayabiliriz. Yukarda bunun nasıl yapıldığını bir örneği vardır. Ancak Hadislerin sağlıksızlığından dolayı, yanı Muhammed’in neleri söyleyip neleri söylemediklerini tam bilemediğimizden dolayı buna net bir cevap veremeyiz. Bunu aşağıdaki beşinci sorunun yanıtında anlatacağız ama burada da kısaca yazalım.

Hz. Peygamber, bu dünyadan göçerken, kendisinin istediği vasiyet yazdırma arzusu engellendiği gibi, o bu dünyadan göçünce, onun hadisleri de toplanıp imha edilir. Sonrada Hz. Peygamberin hadislerini yazmak, hadislerden söz etmek yasaklanır. Bunlar bugünün insanına garip gelecektir ama bu bir hakikattir. Özellikle Ömer ile Osman’ın halifeliği dönemlerinde, hadislerden bahsetmek, onları yazmak yada toplamak kesinlikle yasaktır. Ben bu konuyu “İmam Ali’yı Anlamak” adlı yazımda kısmen yazmıştım, bunun için o yazıma bakılabilinir. Bu konuyu Abdülbakı GölpınarlıTarih boyunca İslam mezhepleri ve Şiilik” adlı kitabın da, özellikle “HADİS YASAĞI” bölümünde anlatılmaktadır, oradaki anlatılanlar da bu anlamak isteyenin anlayacağı açıklıkta anlatılır[9]. Konu Prof. Dr. Talat Koçyiğit’in “Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarınca” yayınlanan “Hadis Tarihi” adlı kitabında da utangaç bir şekilde olsa da vardır. Bunun için, Abdülbaki Gölpınarlı’nın yazdıklarını okuduktan sonra, bu kitabın -26 sayfasındaki- “HADİSLERİN YAZILMASI bölümüne bakılırsa konu kısmen anlaşılır. Bu kitap, gerçeği karartmak için ne kadar çabalasa da konu anlaşılıyor. Kitabın dikkatle okunması, eleştirel bir gözle anlatımın değerlendirilmesi gerçeği anlamamızı sağlıyor. Örneğin şöyle diyor, Halifeliği döneminde “Ebu Bekir’in 500 kadar hadisi bir kitapta topladığını fakat sonradan bazı sebeplerden dolayısıyla bu kitabı imha ettirdiğini belirten hadisler vardır” diyor.[10] Yazımın konusu bu olmadığı için buraya dikkat çekip geçiyorum.

Beşinci soru şöyle diyor: 5- Kırkların semah döndüğüne dair Ehlibeyt İmamlarından hadisler nakledilmiş midir?

Bu sorunun cevabı yukarda ki soru ile ilintilidir. Burada hadisten bahsedildiği için kısaca bunu aydınlatmak gerekir. Peygamberin bu dünyadan göçtüğü zamanlarda yaşadığı şehirde 17 tane okuryazar var imiş. Ama Hz. Muhammed’in söylediklerinin iktidarların hoşuna gitmediğinden hadislerin yazılması önceleri yasaklanmış. Bu yasağın kalkıp, hadis toplanmaya başlandığı tarihin 717 yılından, yanı Peygamberin bu dünyadan göçüşünden 85 yıl sonra başladığı, bunlarında dönemin iktidarının hoşuna giden şeyler olduğu bilinen bir gerçektir. Bu yüzden hadislere dayanılarak bir tartışma yapmanın, buradan bir sonuca gitmenin doğru olama imkânı yoktur. Ayrıca Ehli Beyit imamlarının Semahlar konusunda bir şey deyip demediklerini bilmiyorum. Bu güne kadarki okuduklarımda böyle bir bilgi hatırlamıyorum. Belki vardı ben dikkat etmediğimden hatırlamıyorum.

Altıncı soruda şöyle deniyor: “Kırklar Hz Muhammed (saa)’in haberi dâhilinde ve rızası olarak mı toplanmışlardı? Hz Muhammed(saa)’in bu oluşumdan habersiz miydi?”

Yukarda anlatılanlar bu soruyu açıklıyor bence. Yukarda Buyruktan aktardıklarımın ışığında, bu soruya şu karşılığı versem yanlış olmaz sanırım: Kırkların varlığından da, Kırklar Meclisinin Cem yaptığından da, Hz. Peygamberin önceden bir haberi yoktu, ben bu sonucunu çıkarıyorum. Beklide bu konunun buraya alınmasıyla verilmek istenen mesajın özü budur; bu yol bu erkân Hz. Peygamberin bu şekilde bundan haberinin olmasından önce kurulup o günlere gelmişti.

Gelelim üçüncü soruya, üçüncü soruda şöyle deniyor: “Kırklardan bahsedilirken, Hz Muhammed (saa) neden kırklara dâhil edilmiyor? (Cem de 39 kişi var, 40. kisi olan Selman o an orda yoktur).”

Bence beklide en önemli soru bu.

Kırklardan bahsedilirken, Hz. Muhammed Kırklara neden dahil edilmiyor?  Dahil olsa idi meclis Kırk birler meclisi olacaktı. Yukarıdaki anlatımdan açıkça anlaşıldığı gibi, Hz Muhammed’in Kırklar Meclisine konuk olduğu o ana kadar o meclisten haberi yok. Haberi olduktan sonra o meclisinin cemlerine (Toplantılarına) gelmiş mi bunu bilmiyoruz. Belki burada, Hz. Muhammet, Kırklardan biri olabilir miydi bunu tartışmak gerekir. Aslında yukarda anlatılan iyi tahlil edilirse bunun cevabının içinde olduğu anlaşılır. Bunu sorgulamak ilginç olabilir.

Ama bunu nasıl tartışacağız.

Bilindiği gibi Anadolu Alevileri, Hz. Muhammed’e Sünnilerin baktığı gibi bakmazlar, onu onların gördüğü gibi görmezler. Sorunda büyük ölçüde buradan çıkıyor.

Aleviler Hz. Muhammed’e kırk yıl yaşını yaşadıktan, bu süre içinde olgunlaştıktan, kamalata erdikten sonra peygamberlik verildiğini söylerler. Kaygusuz Abdal “Dil Guşa”da şöyle diyor: “Arifler her menzile ki geçer her mertebeye ki irüşür. Gerek haberdar ola, zira ki Hakk’ı bilmek arifliktir. Dahi Muhammed Mustafa kırk yaşında kâmil oldu. Âdem yaratılandan tabu deme değin ol sıfatlu adem gelmedi. Anun ârifliği haddi kırk yılda oldu.”[11] Sünni camia ise doğuştan, yaratılışta özel yaratıldığına, Muhammed’in kutlu doğduğuna inandığı için kutlu doğum haftaları düzenliyor.

Aleviler batini bir gözle bakıp, şöyle derler. Peygamberin Hz. Hatice’den başka bir kadınla evlendiği, 7 yaşındaki bir çocuğa söz kesip 9 –10 yaşlarında Hz Aişe ile evlendiği, oğulluğunun hanımını ondan boşatıp onu eş olarak aldığı, düzinelerce cariyelerinin, eşlerinin olduğu, yanında topladığı insanlarla başka dinden, inanıştan insanlara saldırıp, onların mallarını, mülklerini ellerinden aldığı vb şeyler doğru değildir. Bizim peygamberimiz olan Muhammet Mustafa batinen böyle şeyler yapmaz, zahiren yapmış gibi görülmesi bizi bağlamaz. Ama Sünni ulama bütün bunları kabullenir.

Vel hâsılı kelam, şunu demek istiyorum. Sünni camianın anlattı vasıflarda, bir insanın – örneğin o vasıflarda bir dedenin cemde yeri olmaz. Şöyle düşünelim. Diyelim ki, bir Alevi dedesi, beş altı tane kadın ile evlenmiş, bunun içinde 10 yaşında bir kız, oğulluğunun eski eşi de var. Yanında topladığı insanlarla Musevilere, İsevilere saldırıp, onların mallarını mülklerini, eşlerini ganimet olarak almış, bu dedeyi ceme alıp cemi yönetme yetkisi verirler mi? Verirler derseniz ondan sonra konuşuruz. Ben şahsen kendi adıma şunu söylemek isterim, Mekke’deki kadim düşmanlarla Hudeybiye antlaşması yapılıp, o tehlike savuşturulunca, Hayber şehrinde yaşayan, Yahudilere saldırılıp, mallarının, mülklerinin, eşlerinin, kadınlarının ganimet olarak alınmasını, Anadolu Aleviliğinin ruhuyla, pratiğiyle uyuşmayacağını düşünüyorum. Bütün bu sebeplerden dolayı, bu üçüncü soru üzerinde çokça düşünülüp, üzerinde çokça konuşulması gereken bir sorudur. Şimdilik bu kadar söyleyebiliyorum.

Bu yüzden “Neden Kırk Birler Meclisi olmamıştır”, neden Kırklar meclisinin içerisinde Hz. Muhammet yok, sorusu üzerinde çok düşünülüp, çok yazılması gereken bir sorudur. İsterseniz bunları Maraş Katliamı anmasından sonra sakin bir dönem olursa yazar konuşuruz.

Toparlarsak, Aleviler:

Nesimin’in “Eğer sival eder isen sırrımdan, cümlemizi var eyledi varından” dediği gibi, bütün bu cümle âlemin yoktan yokluktan değil, Hakk’ın varından var edildiğine inanırlar. Bu yüzden bütün kevni mekâna bakınca Hakk’ı görürler. Yüzlerine aynayı tutunca da, özlerine bakınca da yine Hakkı görürler.[12]

Alın yazısına hayır ile şer’in Haktan geldiğine inanmazlar.

Hakk’ın mekânının insanların gönül Kâbe’si olduğuna, Hakkın mekândan münezzeh değil mekanı olduğuna inanırlar. Bu yüzden insanı Kâbe bilirler.

Ölüme değil devriyeye inanırlar.[13]

Kadınlarla erkeklerin, yetmiş iki milletin, bütün insanların, bir birlerine eşit, bir can olduğuna, bunların insan olarak aynı değerde olduğuna inanırlar. Kadınla erkeği eşit kabul eden ender dini inanışlardan biridir.

Kamil sözünün kuranın özü olduğuna inanırlar.

Hakkın insanın özünde, kalbinde olduğuna inanırlar. “Küfür her mezhepte küfür, küfür bizde iman olur”, “Küfür içinde iman vardır seçebilirsen gelberi” derken, Enel Hakk, ben Hakkım demenin her inanışta şirk sayılıp küfür kabul edildiğini, ama kendilerin buna iman ettiğini söylerler.

Alevi ibadete tek bir standart getirilmesine karşıdır.

Alevi gönüllere seslendiği için Gülbenkleri halkın anlayacağı dildedir. Alevi anlamadığı duaya âmin demez.

Anadolu Alevilerin, cem de saz çalması, demi lokma olarak dağıtması[14], semah dönmesi Sünnilikle asla uyuşmaz.

Alevi kalka makbul olunmadan Hakka makbul olunamayacağını söyler.

Aleviler Ramazanda oruç tutmaz.

Aleviler camiye gitmez.

Aleviler takkiye yapmaz.

Aleviler dört dinin dördünü de, dört peygamberin dördünü de Hakk görürler ama kendilerini de Hakk bilirler. Hak Muhammet Ali demeleri İsa’ya, Musa’ya, Davut’a Hakk demelerini engellemez.

Bu şıklar böyle sıralana bilir. Böyle bir çalışma yapabiliriz, belki ilerde böyle bir çalışma yaparım. Ama bence bunlar yeterli. Bütün bu sebeplerden dolayı Anadolu Aleviliği, Sünniliğin hiçbir kurumuyla, hiç bir anlayışıyla anlaşamaz. Yolları ayrıdır. Sünni mantığı ile Aleviliği yorumlamaya kalmanın da, onu anlamaya çalışmanın da gereği yoktur, çünkü Sünni mantıkla Alevilik anlaşılamaz.

Gelim son, yedinci soruya, şöyle sormuşlar: “Kırklara dâhil olmak bir ayrıcalık, fazilet sebebi midir?”

Bence buna hem evet hem de hayır diye yanıt vermek gerekir. Evet Kırklara dahil olmak, kemalet’e ermek önemlidir. Ama “Hatayı hayat merdivenlidir” der. Hacı Bektaş Çelebilerinden biri nefesinde “Kişi ayarından düşer mi düşer” diyor. Önemli olan burada şunu anlamak gerekir ki kimseye bu doğuştan verilmez, kişi çalışarak, hizmet ederek, her mertebeye yükselir, her katara katılabilir.

Son olarak. Şunu bilinmesini isterim. Sorular cevapsız kalsın istemedim. Niyetim gerçeğin bilinip anlaşılmasına hizmet etmektir. Bir şeyleri zorlayarak bir yerlere yamamayı doğru bulmuyorum. Konuyla ilgili yazılmasını düşündüğüm çok yan var, zaten bunlar yazdık yazıyoruz da, belki ilerde buradaki anlatılanları daha da geliştiririm. 13.12. 2010

Saygılarımla.

Ali Rıza Aydın.


[1] Bakınız Buyruk sayfa 14. Buyruk diye yaptığım alıntıları Fuat Bozkurt’un hazırladığı buyruktan yapıyorum. Kapı yayınları 2009, dördüncü baskı.

[2] Hace Bektaş’ın hayatında, bu öykünün içinde Kadıncık Ana’nın yer aldığı gibi öncü, etkin bir kadın imgesi, başka dini hayat içerisinde var mıdır diye sormak gerekir. Örneğin,   Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde Kırklara girecek 17 kadın adı sayılabilir mi? İslam’ın önderleri arasına da, İslam meclislerinde öncü kadın var mıdır? Bence bu meclis imgeseldir.

[3] Buyrukların ilerleyen sayfalarında “Pirin kimdir sorusuna “Yoldur” diye cevap veriliyor. Bakınız Bisati Buyruğu sayfa 64, Faat Bozkurt’un hazırladığı Buyruk için 185. sayfa. Doğrusu piriniz kimdir sualine aynen böyle “Yoldur” diye cevap vermek gerekir. Yol herkesten uludur.

[4] Bu bölümü Fuat Bozkurt’un hazırladığı Buyruk adlı kitabın 13 ila 18. sayfalarında yer alan “Kırklar Cemi” adlı bölümden buraya aktardım.  Halk içinde anlatılırken söylenen ama kitapta olmayan bazı cümleleri de ben ekledim, dikkatli okur bunu karşılaştırınca anlayacaktır. Anlarımı bölmemek için metin içinde bunları belirtmedim.

[5]Miraclama diye bilinen bu nefes birçok yerde yayınlandı, birçok kitapta vardır ben bir kaçını yazayım: İsmail Onarlı, Şah İsmail. Sayfa: 185. Mehmet Yaman, “Alevilikte Cem”, sayfa 64, Nejat Birdoğan, “Alevilerin Büyük Hükümdarı ŞAH İSMAİL HATAYİ”, sayfa 164.  Nejat Birdoğan’ın kitabında beyit şöyle “El çaluban Allah Allah dediler Allah Allah” şeklinde geçiyor. Bizim yörede “El çırpmak” yada “El çaluban” tabiri yerine “Çibik çalmak” denir. Şimdilerde bu işleme alkış tutmak deniyor.

[6] Fuat Bozkurt’un buyruğu için 193. sayfaya bakınız, Bisati Buyruğunda sayfa  68

[7] Dr. Ahmet Taşkın’ın Latin Alfabesine aktardığı Bisati “Şeyh Sâfî Buyruğun da 68. sayfaya bakınız.

[8] Fuat Bozkurt BUYRUK, sayfa 21–22.

[9] Abdülbakı Gölpınarlı “Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik” sayfa 25–26 Der yayınları 1986, 2. baskı.

[10] Prof. Dr. Talât Koçyiğit Hadis Yasağı, sayfa 41, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları 2003.

[11]

[12] M.S. 1050 yılında ölen, Şirazlı Baba Kûhi :

“  Gözlerimi açtım; beni kuşatan yüzünün nuru ile / Gözün gördüğü her şeyde yalnız Allah’ı gördüm /  Bir mum gibi eridim ateşinde,/Parlayan alevlerde yalnız Allah’ı gördüm/ Açıkça kendimi gördüm kendimi gördüm” (İslâm Sûfîleri. R. A. Nicholson sayfa:51 aktaran  “Kaygusuz Abdal” – İ. Z. Eyuboğlu. Sayfa:185 )

[13] Devriye kuramını anlatan bir yazım vardır, bu konuyu anlatan nefis nefesler vardır bakılabilinir.

[14] Bu konuda Fuat Bozkurt’un hazırladığı Buyruk kitabının MUSAHİP başlıklı bölüme sayfa 77-78. sayfalara, Cemal Bardakçı’nın 1921 yılında Çorumun bir köyünde katıldığı bir Cem erkanını anlattığı “Kızılbaşlık Nedir” adlı kitabın, “Muhabbet Meydanı, Kızılbaş Dolusu” adlı bölüme bakınız, sayfa 65. kitap 1945’te yayınlanmış.

Rıza Aydın


Sitemiz Yazarlarından