|
LÜBNAN DİPTEN GELEN DALGA
Kategori: Makale, Manşet, YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Oca 19th, 2011Ekleyen: Mihrac Ural
...
Lübnan bir küçük ülke ama derin bir bataklık. Bu bataklıkta boğulmayan ülke kalmadı. Haçlıları temsi eden tüm Avrupa kuvvetleri, karlarlı ve ülkeleri, Osmanlı, İngiliz ve Fransızlar dahil bu bataklıkta boğulmayan kalmadı. Son olarak Suriye’de ağır fatura ödemekten kurtulamadı. Buna rağmen Lübnan Suriyesiz hiçbir sorunun çözemeyeceği de ortaya yeterince çıkmış oldu. Bu sorunlar çözülürken Türkiye’nin izleyeceği yol ne hakem olmak ne de etrafa ağabeylik rolü yaparak barışmalarını sağlamaktır. Bu rol Türkiye’yi birkaç gömlek aşar. Suudi Arabistan ve Mısır’ın bile bu rolü oynayamadığı göz önünü alınırsa, Ülkemiz bu bataklıkta hiçbir şekilde kimsenin tarafı olmamalıdır. Yeni Osmanlıcılık aptallığıyla, Osmanlı Miletlerinin başına geçileceğini sananlar bu bataklıklardan asla çıkamazlar. Bununla da kalmaz sıradan ülke ve siyasileri elinde bir oyuncak haline gelirler. Türkiye, Lübnan sorunun tek çözüm alanı olan Suriye’yle koordineli bir dayanışmayla bölge halklarının lehine olan çözüm önerisinin arkasında durması yeterlidir. Bunun için, ülkemizin hiçbir siyasi tercihine cevap olmayan “Sünni liderlik” adı altında, bölgede hiçbir önemi ve ağırlığı olmayan siyasi liderlerin kuklası haline gelinir. Bu bir gerileme durumudur, bölgenin tüm halklarını ve inanç türlerini kapsamayan bir yönelim ilk durakta, kapı dışarı edilerek kovulur. Erdoğan bu risklere bilinçsiz yardımcılarının kılavuzluğunda yuvarlandığını iddia etmek yanlış değildir; Dün ona Cemal Abdul Nasır rolünü uygun görenlerin komikliği bu gün ona Sünni liderliği vererek, tepe taklak olmasının yollarını açmaktadırlar. Ülkemizin bölgedeki siyaseti eşitlerden biri olarak paylaşım, siyaseti olmalıdır bunun için de iç sorunlarını demokratik yollarla özgürlüğü güvenceye alarak ikame edebilir. Aksi her davranış, bölgede oynanacak rolleri kısırlaştıracaktır. Kendi sorunun çözemeyen bir ülkenin başkalarının sorunlarını çözme çabası beyhude bir çaba olacağı unutulmamalıdır. *** !7 Ocak 2011’de Suriye’nin başkenti Şehri Şam’da, alışıla gelmiş zirvelerden farklı bir zirve bağlandı. Konu Lübnan. Lübnan tarihi boyunca kendi iç sorununu çözemeyen bir ülke. Çünkü ne tarihte ne de bu gün gerçek anlamda bir devlet ve ülke olamadı. Olması da çok güç; Lübnan, I. Dünya savaşının galip devletlerince (özellikle Fransa ve İngiltere) Hıristiyanlara ayrı bir ülke olarak, San Remo 1925 mandaterlik anlaşmasına aykırı olarak, Suriye’den koparılarak kurulmuştur. Bu adımdan beklenen, bu günkü İsrail’den istenen roldü; emperyalist çıkarlar için ileri bir karakol olması istenmişti. Ancak Lübnan halkı, ana ülkeden kopmadı, ayrı devletlere sokulan aynı halk herkese ve her şeye rağmen davranış ve yönelim birliği içinde olmuştur; bu uyumu bozan kimi güçlere rağmen genel kural olarak süreç böyle işlemiş ve bugüne gelinmiştir. İki ülke arasında en büyük kopma ve karşı karşıya geliş, İsrail-ABD ortak üretimi olan “yaratıcı anarşi” tezinin kurbanı olarak katledilen Lübnan’ın Sünni Başbakan Refik Hariri suikastı ardından olmuştur (14 Şubat 2005). Irak işgal edilmiş ve bu işgalin siyasi etkileri Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak bölgede ikamet edilmek isteniyordu. On yıllardır hazırlanan planlar bölgede İsrail’e tam bir egemenlik sahası açılacak ve batı bunun sonuçlarını enerji kaynakları üzerindeki hegemonyalarını güvenli hale getireceklerdi. Ancak bu plan son şansını kullanarak çöktü. İsrail’in Lübnan’a savaş açıp saldırması ve ardından yenilgi alarak kaçışı bu sonucu getirdi (12 Temmuz-15 Ağustos 2006, 33 gün savaşı). Bu büyük yenilgiyle BOP çökerken, geride bölge üzerinde korku ve kaygı ortamının hüküm sürmesi amacıyla, başbakan Hariri suikastıyla ilgili olarak kurulan uluslararası cinayet mahkemesinin bir kılıç gibi başlar üzerinde sallanmasına devam edildi. Ancak savaşta sonuç alamayanların bu tür oyunlarla sonuç alamayacağını gösteren etkin bir çaba bir kez daha bölgemizde bu oyunlara geçit olmayacağını gösteriyordu. Son olarak Katar’ın başkenti Doha’da toplanarak bir ortak çözüm bulan tarafların kurduğu hükümet, uzun sürmedi. Saad Hariri hükümeti, 11 bakanın istifasıyla sona erdi.
ORTADOĞUDA ZAYIF HALKA Bölgemizin Batı yakası patlamak üzere olan bir volkan gibidir. Bölgenin doğu yakası (Irak-Iran- Kürdistan) dingin hale getirilirken, Batı yakası kaynatılmaya başlandı. Bu gelişmelerimi takip eden okurlarım, önceki makalelerimde verdiğim sinyalleri hatırlayacaklar; Gazze’ye yeni saldırı planlayan İsrail, ABD ile birlikte Lübnan’ı karıştırmaya devam ediyor diye gelişmeleri özetledim. Lübnan, 14 Şubat 2005 Başbakan Refik el Hariri’nin katledilmesinden bu güne rahat yüzü görmedi. Hariri’yi katledenler Lübnan kadar bölgeyi de ateş çemberi içine almak isteyenlerdi. Tarihte ilk kez şahıs için özel Uluslararası Cinayet Mahkemesi kuran Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi, her defasında yeniden Lübnan’ın mozaik bileşkesini kanlı bir iç savaşa götürecek bir sathı mail yaratmış oldu. Bu çabalar Irak işgaliyle bölgede başlayan genel stratejilerin bir parçası olarak gelişti. Hala da devam ediyor. Yalancı şahitlerin ifadeleri üzerine kurgulanan Hariri suikastı iddianamesi, Mahkeme savcısı Bramer elinde demoklesin kılıcı haline gelmiştir. ABD-İsrail senaryolarına uygun dizaynedilen iddianame, önce Suriye’nin suçlanması üzerine kurgulanmışken, sonra bu hedefin isabetli olmayacağı üzerine varılan görüşle yön değiştirdi. Bu kaz direnme örgütü Hizbullah’ın başına çuval geçirmek üzere yeniden düzenlendi. İsrail kaynaklarından uluslararası basına sızan bilgeler, Kanada TV’nin ortaya attığı iddialar, Diplomasi kulislerine sızan bilgiler ve söz konusu mahkeme katiplerinin açık artırmayla piyasada sattıkları ses bantları ve ifadelerden anlaşıldı ki, hedef İsrail’i en çok rahatsız eden Hizbullah seçilmiştir. Dünyanın hiçbir mahkemesi böylesine hukuk dışı çalışmamış, iddianamesi bu ölçüde sokaklardan toplanmamıştı. Büyük bir istikrarsızlığı beraberinde getiren bu söylemler, Lübnan’da güç bela sağlanan birlik hükümetini de sarsmaktaydı. Bu durum bölgede hiçbir ülkenin lehine değildi. Bunun üzerine Suriye-Suudi Arabistan diyalogu başladı. Tırmanan gerginliğe ve Hariri mahkemesinin yıkıcı etkilerine karşı önlemler alınmaya başlandı. Suudi kralı Abdullah’ın hastalığına rağmen süren bu girişimler, Oğul haririnin ne istediğini bilmeyen, başkası tarafından yönlendirilen yönelimlerince bir kez daha iflasla yüz yüzse gelmiş oldu. Oğul Hariri soluğu Beyaz Sarayda alıp güç toplamak istedi. Lübnan için Arap girişimini terk eden bu davranış, oğul Hariri’ye masada güç getireceğine başbakanlığını sona erdiren gelişmelere yol açtı. Beyaz Saraya başbakan olarak giren oğul Hariri, çıkışta hükümeti istifa etmiş buldu. Direnme güçlerinden oluşan muhalefetin tüm bakanları (10 bakan) ve denge bakan diye hükümette bulunan bakanın istifasıyla hükümet istifa etmiş oldu. Bu adım, aynı zamanda İsrail -ABD ve Lübnan’da dış güçlere bağımlı hareket eden tüm siyasi çevrelere bir sert mesajdı. Oyunu başları üzerine yıkma anlamına geliyordu. Muhalefet (tüm direnme güçlerini kapsayan haliyle) Lübnan’ı İsrail-ABD gibi şer güçlerine teslim etmeyeceğini sonu nereye varırsa varsın, direneceğini böylece bir kez daha ilan ediyordu. Bu gelişmeler, bölgeyi yeni bir patlamanın eşiğine getirecek potansiyellere sahipti. 7 Mayıs 2008 olaylarında direnme güçlerinin bir anda tüm Lübnan’a hakim olabileceğini göstermesi hala hatıralarda olan bir olaydı. O gün, Fuat Senyora (Baba Hariri’nin maliye bakanı) hükümetinin, direnme örgütünün özel telefon ağını sökmek istemesiyle İsrail’e verilmek istenen prim anında ters yüz edilmiş ve önlenmişti. O gün, Oğul Saad el Hariri ve Dürzi lider Velid Canbolat gibi liderler de evlerinde tutsak alınmıştı. Ordu da tarafsız kalarak bu girişimi onaylamıştı. Hükümetteki bakanlarının istifasıyla, direnme güçlerinden oluşan muhalefet, dünyaya açıkça bu ülkede İsrail ve ABD oyunlarına yer yoktur demiş oldu. Hükümet istifası gündeme gelince, mahkeme savcısı Bramer’in aylardır nedensiz ertelediği iddianame ani bir kararla mahkemeye sunulacağı açıklandı. Bu kararla, bir kez daha söz konusu Hariri suikastıyla ilgili mahkemenin bir siyasi koz olarak işlev gördüğü ortaya çıkmış oldu. Lübnan merkezli yayın yapan Cedid TV’nin günü birlik “hakika liks” diye isimlendirdiği belgeleri yayınlamaya başlayınca, Oğul Harir, istihbarat dairesi başkanı Visam el Hasan, yalancı şahit Züheyr el Saddık ve mahkeme savcılarının bir ortak ev oturumunda iddianamenin nasıl şekilleneceği konusundaki sohbetleri de kamuoyuna açıklanmış oluyordu. Böylece baba Hariri suikastı için özel olarak BM güvenlik Konseyi Kararıyla oluşturulan mahkemenin bir sokak mahkemesi kadar kıymeti olmadığı, hiçbir hukuk norma taşımadığı da açığa çıkıyordu ( Pakistan’da Benazir Butto suikastına ilişkin kılını bile kıpırdatmayan BM. Güvenlik Konseyinin Lübnan’a yönelik politikası artık açıkça ortaya çıkmış oldu; bu da “Yaratıcı Anarişi”nin bir parçasıydı) Tam bu kesitte Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Lübnan için iletişim toplantısı için Türkiye dahil bir çok ülkeye çağrı yaptı. Bu çağrı somut bir biçim almadan Şam zirvesi çağrısı Lübnan için bir hızlı adım olarak gündeme geldi. Lübnan Cumhurbaşkanı da Şam zirvesinin daha rahat karar alması için, yeni hükümetle ilgili meclis guruplarına danışmayı, Pazartesi güne kadar (24 Ocak 2011) ertelediğini açıkladı. Bölgemizin en zayıf ve en kırılgan halkası Lübnan böylece yeniden gerginliğin merkezi, dünya siyasal ilginin orta yerine oturmuş oldu. Tarihi boyunca böylesine kırılgan ve anı reflekslerin kaynağı olan Lübnan, yine tarihi boyunca birden çok dış gücün etkisi altında bir kez daha kaderi üzerindeki kara bulutlarla boğuşmaya başlamış oldu.
ŞAM ZİRVESİ Şam zirvesi, Katar Emiri Şeyh Hamad bin Halife El Sani, Suriye Devlet Başkanı Beşşar el Esad, Türkiye Başbakanı R.T.Erdoğan’ın yuvarlak masa etrafındaki oturumlarıyla başladı. 17 Ocak 2011 saat 14.00 sıralarında başlayan zirve, Arap girişimi olarak değerlendirilen Suriye-Suudi Arabistan’ın Lübnan’la ilgili ortak girişimini ve kararlarını desteklediğini açıklayarak sona erdi. Bir kez daha Suriye’nin, bölgede olduğu kadar Lübnan’daki siyasi yönelimlerde tartışmasız bir etkinlik olduğunu göstermiş oldu. Zirve, Lübnan yol haritasının Lübnanlı tüm siyasal güçlerin ve mozaik dokusunun siyasi karara katılımını ön gören yaklaşımlarını onaylamış oldu. İstifa eden hükümetin kuruluşunda önemli rol oynayan Katar Emiri’nin bir kez daha bu role soyunması, Lübnan’da siyasi yönelimlerin belli bir standart kazandığını da göstermiş oldu. Olmazsa olmazlar, bu zirvede de belirlenmiş oldu. Zirvede Türkiye’nin yer alması önemli. Ancak bunun çok doğru olarak kavranması gerekmektedir. Ülkemizde basının yalan kurgular üzerine oturtulmuş tahayyülleri, bu türden yer alışı zıvanadan çıkmış akıl yorumlarıyla servis yaptığı bilinmektedir. Bu zirvelerde Türkiye’nin var oluşu kimilerinin sandığı gibi, ihtiyaçtan ya da olmazsa olmazlarla ilgili değildir. Tersine, kendini olmazsa olmaz sanan özelikle Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelere karşı bir duruş sergilemesidir. Suriye bunu özelikle yapmaktadır. Bunu anlamak için, bölgede Türkiye’nin siyasal sahaya nasıl geçirildiğini doğru algılamak gerek. Irak savaşı ardından, İsrail’in Lübnan’a saldırısı Arap üçlüsünü de dağıttı. Mısır- Suriye ve Suudi Arabistan üçlüsü net çizgilerle birbirinden koptu. Gerginlik öyle bir boyut aldı ki, kararları Arapların kaderinde bir köşe taşı olan bu üç ülke, diplomatik ilişkileri kesecek kadar birbirine karşı sertleşti. Bu dönem Türkiye Suriye ilişkileri iyileşme eğilimi içindeydi. A. Öcalan’ın Suriye’den çıkışı sonrası iki ülke arasında buzların çözülüşü, güvenlik anlaşmalarıyla süren limoni süreç, Cumhurbaşkanı Sezer’in Hafız el Esad’ ölümü üzerine taziye ziyaretine gelişi ilişkilere hızla yeni bir muhteva kazandırmaya başlamıştı. İslam Ülkeleri Konferansı başkanlığına Türkiyeli İhsan Ekmelleddinoğlun getirilmesinde Suriye’nin oynadığı rol bu açılımı hızla yükselten bir etmen oldu. Bu süreç, 3 Ekim 2010 tarihli ortak hükümetler toplantısının Lazkiye şehrinde yapılmasına kadar sürdü. Bu toplantıda Türkiye tarafı MİT’in hazırladığı Suriyeli Kürtler dosyası gündeme geldi ve iki ülkenin iki ayrı algı üzerinde sorunları çözen yaklaşımları belirdi. Türkiye, olumlu gidişi istismar edecek bir dayatmayla bu dosyaları ortaya koyunca, Suriye’nin bilinen ilkeli duruşuyla yüz yüze geldi. Burası Ortadoğu ve on yıllar içinde oturmuş ilkelerin devletlere kazandırdığı bir kimlik vardı. Suriye Kürt sorununda diyalogu, sık sık af yapmayı, halkıyla barışmayı temel alıyordu; kovuşturmalar, zindanlar, yasaklar, kanlı operasyonlar, 200 yüz yıldır süren kanlı Kürt kıyımları ise Osmanlıdan bu güne Türkiye’nin Kürt politikasını oluşturuyordu. İki ayrı devlet iki ayrı algı ve tarih yüz yüze gelmişti. Bu aniden bir soğuma yarattı. Erdoğan, 11 Ekim 2010 tarihinde ani bir ziyaretle Suriye’ye geldi. Esad’la görüştü, meşhur ortak basın toplantısında anlayış farklılıkları tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Kürt soruna şiddeti esas alan yaklaşımla diyalogu esas alan yaklaşım karşı karşıya geldi. İşte o gün bu gün, iki lider bir araya gelmedi. Bir çok gözlemcinin dikkatinden çeken bu ayrıntı uzun bir yazının konusudur. Gelişmelerin bu özet anlatımına eklenmesi gereken en önemli unsur, Türkiye’nin Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yazdığı “STARTEJİK DERİNLİK” kitabında da dile gelen, yeni Osmanlıcılık mantığıyla bölge ülkeleri ve halklarını bir kez daha tek millet çıkarları için istismar etme algısıdır. Bu algı hiçbir bölge ülkesini aldatacak bir sihirli değneğe sahip değildir. 400 yıllık Osmanlı tarihinin kıyımları, Türkiye’den bakışla sanıldığı gibi İslam ümmetine hizmet olarak algılanmıyor. Tam tersine eli kanlı Osmanlının Arapları tarihte 400 yıl geri götüren karanlık çağları ifade ediyor. Bu barbarlık olmasaydı, Arap alemi çağdaş dünyanın tüm gelişmelerine aynı anda sahne olabilecek potansiyellere sahip olduğu belirtilmektedir. Bölgemiz, ülke ve halkları Osmanlı kadar, Türkiye cumhuriyetinin II: dünya savaşı sonrası, Bağdat Paktı, CENTO ve NATO adına nasıl bir Arap düşmanlığı ve İsrail yandaşlığı yapıldığını da unutmamıştır; Nasır hareketine karşı İngiliz casusluğu yapan Türkiye Mısır Büyükelçiliği olayı (1956), Irak devriminde kralcılara destek (14 Temmuz1958), Lübnan iç savaşında (1958), İsrail-Arap savaşlarında (1967-1973) İsrail yanlısı tutumlar ve ABD üslerinin Araplar aleyhine kullandırılması bu bölge halklarının hafızasında çok derin izler bırakmıştır. Türkiye bu geçmişiyle yüzleşmeden ne Suriye ne de Mısırla yapacağı herhangi bir olumlu gelişme, bu kaygıları gideremez. Ancak siyasetin denklemleri gereği, bir araya gelişler, iyi niyetler adım adım bu sonucu iyileştirmeye yöneleceği de açıktır.
YENİ OSMANLICILIK MI? MEZHEP LİDERLİĞİ Mİ? Yeni Osmanlıcılık, Türkiye’nin handikabı olarak önünde durmaktadır. Çünkü bu algı tüm bölgeleri, devletleri ve halkları egemen bir milletin sultası altında 21. Yüzyıl verileriyle istismar üzerine kurgulanmıştır. Başlangıçta çok iyi bir hava verse de sonuçta toptan bir çöküş kaçınılmazdır. İsrail7in Ortadoğululuk adı altında yapmaya ikame etmeye çalıştığı bu kurgu, bölge halkları tarafından çoktan deşifre edilmiştir. Yeni Osmanlıcılığın bölgemizde deşifre edildiğine ilişkin birçok Arap aydını etkili makaleler yazdı. Türkiye’nin bu yöndeki eğilimlerinin sonuçsuz olduğunu, yapıcı değil yıkıcı olacağını ifade etti. Türkiye’nin Osmanlı aklıyla bölgede geliştirdiği olumlu ilişkileri sonuna kadar götüremeyeceğini gösteren bir dizi gelişmenin, yeni Osmanlıcılığın, Sünni liderliğine gerilemesini getirmiştir. Yeni Osmanlıcılık diye yola koyulanların, Lübnan gibi küçük bir ülkenin, acemi oğlanlarınca oluşturulan mezhep temsilciliklerinin bir uzantısı olma yönünde gerilediği görülmüştür (bunda Harir ailesinin Türkiye’deki yatırımlarının, basın, Telekom gibi büyük iktisadi etkinliklerinin de rolü olduğuna işaret etmek gerek) Erdoğan, Şam zirvesine oğul Hariri’yi kurtarmaya gittiğini iddia etmek çok güç. Bu, Erdoğan’ı birkaç gömlek aşan bir şeydir. Erdoğan’ın da buna niyeti olmadığını biliyoruz. Ancak Irak’ın çöküşü sonrası, Sünni mezhep etkinliğinde önemli ve tarihi bir gerilemenin yaşandığı bilinmektedir; direnmenin temel gücü olan bu mezhep kökenli siyasal hareketler, hızla Mısır-Suudi Arabistan hattına kayarak, ılımlı siyasal eğilimlere dönüşmüştür. Bölgede, Iran, Suriye, Lübnan, Filistin direnme güçlerinden oluşan etkinlik direnmeyi, Şii-Alevi eksene kaydırmıştır. Filistin ve kimi Lübnanlı direnme güçlerinin Sünni taban üzerinde yükselişleri olmasına karşın ana güç budur. Türkiye, yeni Osmanlıcılıkta bir sonuç bulamayınca karşısında duran bu Sünni liderlik boşluğunu olayların akıntısı içinde yakalama gibi bir eğileme geçebileceği görülmektedir. Özellikle acemi oğlanların sıkıştığı yerde Türkiye’yi böylesi bir sürece sürüklemeleri mümkün görünmektedir; bölge siyasetinde Türkiye’nin önünde duran en önemli sınav burada belirginleşiyor. Bu noktada ülkemizin tarih bilgisi olmayan, bu nedenle tarihle yüzleşme kaygısı taşımayan yöneticilerinin bilmesi gereken şey, 1400 yıllık polemiklerle, ortaya çıkan sorunlara cevap aramakla inancın atomlarına değil onun da içinde yer alan ayrıntılarına sızmış, Sünni mezhep öğretisinin öncüsü Suudi Arabistan ve Mısır oldukça bu alanda da kimse bir heves içinde olmamalıdır. Henüz Arapça okumasını bile bilmeyen din adamlarıyla bu sürecin yanından bile geçilemeyeceğini bilmek gerek. Türkiye’nin kuruluş felsefesi de böylesi bir girişim önünde önemli engeldir. Bu alan gerçek bir bataklıktır da. Böylesi bir ısrar bataklığa gönüllü olarak yatmak anlamına gelir. Bölgemizde ve dış politikanın tüm alanlarında yeni Osmanlıcılık bir iflas siyasetidir. Bu siyaset kadar mezhep liderliğine soyunmakta bir bataklık siyasetidir. Kanlı süreçlerin içine ülkeyi sürükleme siyasetidir. Ülkemizi bu yanlış siyasi algıyla, Balkanlardan Kafkaslara, Orta-doğuya her alanda ilk süreci balayı gibi gelen ilişkiler geliştirmektedir. Dün Kafkaslarda iflas eden bu siyaset, ülkelerin iç işlerine darbeciliğe kadar uzanan bir müdahale siyaseti olarak gündeme gelmiştir. Buraya geliş, kimi kötü niyetli kişi ya da temsilcilerin değil, siyasi perspektif mantığının kaçınılmaz sonucudur. Bunu iyi bilmek gerek. Yanlış şahıslarda değil, siyasetin yönelimindedir. Bu yönelimin birikimleri belli bir süre sonra, ülkemizin başına, altından kalkılmayacak bir dizi sorunu yıkacağı açıktır. O da tüm bölgeleri Osmanlı aklıyla ele geçirelim derken tüm bölgeleri kaybederek ülkemizin dar sınırları içinde kaskatı olmasın getirecektir. Hesapsız açılımın, tek boyotlu çakarcı açılımın sonu, her şeyi kaybetmektir.
LÜBNAN BATAKLIĞINDA TUTUM Bu gün Lübnan konusu gündemde. Burada çok daha dikkatli olunmalıdır. Lübnan bir bataklıktır, Bu bataklıkta tafrasızlık yoktur. Taraf olmak ise yerli olmayı, köklü bir siyasal geçmiş üzerinde rol oynamayı gerektirir. Arapların lider ülkesi olduğu sanısında olan Mısır bile, bu bataklıkta eriyip gitti. Bu gün, Mısıra dönüp bir şey soran bile kalmadı. Mısır, İsrail yanlısı onursuz politikalarıyla bölgeden tamamen silindi, tecrit oldu. Suudi Arabistan açtığı mali kaynaklarına, Haririlerin ikinci anavatanları olmasına, tek tek milletvekili ve bakanları satın almalarına rağmen bu bataklıkta ciddi bir etkinlik gösterememiştir. Karl Abdullah, kendi adını bu sürece koymasına rağmen taraflar arasında bir denge ve anlaşma zemini yaratamadı. Hastalığı ağırlaşınca, ilk tekmeyi, oğlu gibi gördüğü ve etkisi altından çıkmayan diye bilinen Saad el Hariri’den yedi.( Erdoğan’ın dikkatine) Lübnan bataklığı Suudi çabalarına bile mezar olmuştur. Türkiye bu bataklıkta hiçbir şey yapamaz. Ancak bu bölgede seyirci olmayı gerektirmez. Bölge saflaşmasında halklarımızın çıkarları için direnen güçlerle ortak tutum almak büyük öneme sahiptir. Bu da, İsrail ve ABD’nin bölgede geliştirmek istedikleri dayatmacı, böl yönet, yaratıcı anarşi gibi kirli senaryolara karşı duran güçlerle omuz omuza olmaktır. Ülkemizin malum statüleri buna engel olsa da bunu başarmaya çalışmak halkımızın çıkarına olan tek tutumdur. Bölgede adil ve kapsayıcı bir barışı, Filistin halkının haklarını, İsrail işgalleri sona erdirmeyi temeline oturtamamış bir siyaset, bölgede iflasa mahkumdur. Bu nedenle ülkemiz, bırakalım yeni Osmanlıcılığı ya da mezhep liderliğini, öncelikle kendi iç sorunlarını barışçıl ve demokratik yollarla çözmeyi başarmalıdır. İç sorunlarını çözemeyen bir ülkenin bölge sorunlarında ciddi bir rol oynaması mümkün değildir. Zirvelerde sayıyı tamamlamak siyasi rol oynadığımız anlamına gelmez. Bölgemiz, böylesi hafif halleri, parmağında oynatacak siyaset dehalarının mekanı olduğu unutulmamalıdır.
Mihrac Ural 17 Ocak 2011
|
|