|
Alevilerin ahirete bakışı / ULU DİVAN
Kategori: Manşet, YazarlarımızdanEklenme Tarihi: Eki 10th, 2011Ekleyen: H.Hüseyin Erdem
...
Alevilerin ahirete bakışı / ULU DİVAN Kimin kimden alacağı, davası var ise Alevilerin hiç kimseden davası yoktur Kişisel davalar cemlerde dar erkanının kurulmasıyla pir huzurunda görülen davalardır. Burada işlenen suçlara göre verilen cezaları az çok hepimiz biliriz. Bir de Mazlum ile zalim arasındaki davaların görüldüğü yer vardır ki işte bu ocakların biraraya gelerek oluşturdukları ulu divandır. En belirgin kurulan ulu divan Erzincan Sarıkaya’da kurulan Ulu divandır. Burada, teber çekilip mazlumların öcünün alınması karara bağlanıyor. Rehberim Ali’nin devri yürüye Yeryüzünü kızıl taçlar bürüye (Pir Sultan Abdal) Hakk divanı yada Ali divanı dediğimiz divan, bu dünyada kurulur. Aleviliğin felsefesinde dünyayı mutlak cennet yapmak vardır. Bozuk düzendeki çarklar değiştirilmeden dünya cennet kılınamaz. Münkirlerin, zalimlerin , hırsızların muhakemesi bu dünyada haledilecektir. Aleviliğin ideali ve amacı Rıza Şehri’ni yaratmaktır. Doğruyla yanlışın, eğriyle düzün ayırt edileceği, nurla karanlığın birbirinden belirgin bir şekilde ayrışacağı ulu divan, pir huzurunda kurulur. Alevi halk hareketlerinin özü ulu divanın berraklaşmış halidir. Babai hareketi özünde bir ulu divandır. Ocakların dumanı tüttüğü sürece Ali divanının kurulma şartları hep olacaktır. Divanın dünyada yürütülmesi ocaklar üzerindedir. Buna bir çeşit halk mahkemesi dersek hatalı bir belirleme yapmış olmayız. Buradan çıkan kararlar, hakkın rızalığıdır. Dolasıyla aynı zamanda hakkın buyruğudur. Yerle gök yokigen kırkların varolduğunu biliyoruz. Kırkların kudretiyle eğri belasını bulacaktır. Alevi hukukuğu kırkların adaletine uygun olarak toplanır. Dünyada bu teraziyi doğru çalıştıracak makam pir makamıdır. Onların meclisi ve divanı hakk makamının temsilidir. Dolayısıyla dünyada olan hiç bir adaletsizlik yapanın yanına kar olarak geri dönmez. Peki ne şekilde önlerine çıkacaktır? Mutlaka yaptıkları bu dünyada önüne dikilecektir. Yani yapanın yanına kar kaldığı bir dünya yoktur. Buna biz Dersim süreğinde “etme bulma dünyası” deriz. Kötülük yapanların önüne, ettikleri-yaptıkları mutlaka bir şekilde çıkacak ve eğri belasını bulacaktır. Yeter ki bizler hakk yolunda gidelim. Her şeyi yaradan hakk olduğu için, hakkın yolu kırklardan geçer. Hakkın yolunda gitmeyenler zulmet deryasına düşerler. Zulmet deryasında bulunanların gittikleri yol yanlış olması nedeniyle ettikleri nihayete çıkmaz. Nurdan mahrum kalarak mındar biçimde yaşarlar. Mındar olanlar, nur deryasında oluşmayanlardır. Hakkın emrine uymayanlar, münkirler, zulmedenler tekrar dünyaya başka sıfat yada mahluk yada kimlikle gelip hesap verecektir. Görüldüğü gibi bu şekilde de hesap yine bu dünyada oluşmakta. Bu gelişler bir çeşit çile doldurmayı amaçlar. Çiğ olanların pişirilmesi ancak bu formülasyonla oluşabilir. Devriyeye bağlı olarak geliş-gidişler, hakkın yazısıdır. Bu yazı devriye yasalarında kodlanmıştır. Bu kodları koyan kırklardır. Çıkmaz yola girenler, dönüp dolaşıp tekrar doğru yolu bulmaları için hakka doğru yönelecektir. Buna göre hakkın yazısı devriyesinin devam etmesi yönündedir. Ruhun tekamülüne bağlı olarak, ruhun başka canlara verilmesi, hakk yoluna girmeyi ön göründüğü için devriyesi devam eder. Hedef hakka erişmek ve çilesini doldurmaktır. Bu hakkın taktiridir, hakkın alın yazısıdır. Taktir yeniden çileyi çekmeyi öngörüyorsa, yazılan başa gelecektir. Birde alevilikte don değiştirme vardır. Ali’nin donuyle gelme olarak olarak bildiğimiz inanç kurtarıcı olma vasfı taşır. Hacı Bektaş Veli, Şah İsmail Hatayi, Başköylü Hasan Efendi vs. hepsi Ali donunda gelmiştir. Dersim süreğinde Hz. Ali’nin Düzgün Baba olduğu yönünde bir kanı vardır. Pir Sultan davasını divana bırakırken, öteki dünyayı mı kast ediyordu? Biraz nefeslere göz atmakta fayda var. Pirim deyü divanına geçeyim (Pir Sultan) Aşk defterine yazıldık Yukarıdaki nefesler açık bir biçimde bu dünyayı anlatmaktadır. Yorulan yorulsun ben yorulmazam Burdaki anlatım belki bize “öte dünyada” kurulan divanı çağrıştırsa da, bu yanılsamalı durumdur. Çünkü dünya kadısı dediği Osmanlı’nın makamıdır. Yani zulmet deryasının temsili ve simgesidir. Kendi makamını Dervişlik makamı olarak gördüğü için, nur deryası temelinde ele alabiliriz. Dünyanın kadısı varsa, dünyanın piride vardır. O halde Pir Sultan’ın da sorulacağı makam pirin katıdır. Dünya kadısından ben sorulmazam derken, Pir Sultan Osmanlı mahkemelerini kast ediyor. Elbetteki kırklar katına zalimler havale edilecektir. Üçlerin, beşlerin, yedilerin ve kırkların yardımıyla divan kurulacaktır. Zalimlerin hesabı, defterleri dönüp-dolaşıp bu dünyada dürülecektir. Bu zulmet deryasıyla, nur deryasının hesaplaşmasıdır. Aksi taktirde ezilmek, idam edilmek, recm edilmek, mum söndü iftiralarına maruz kalmak bir mistik kader haline gelir. Yine aksi taktirde Rıza Şehri’ni yaratma idealinden vaz geçmiş oluruz. Alevilikte huri gılman anlayışı yoktur. Bunlar Zerdüşti ve İslami kaynaklardır. Bunlar aleviliğin yozlaştırılmasıdır. Hangi nefesle, kimin namıyla önümüze bu çıkarsa çıksın böyle bir anlayış alevilikte yoktur. Şah Hatayi adına söylenen bu nefeslere şerh koyuyorum. Doğruluğu araştırmaya muhtaçtır. Alevilikte cennet ve huri gılmanların olup-olmadığını en iyi ifade eden Harabi nefesleridir. Çok açık bir biçimde önümüze alevi inanışı ve anlayışı sunulmaktadır. Yakın dönemin halk aşığı olması dolayısıyla nefesin değişik ellerden süzülerek günümüze gelmesi engelleniyor. Asılsız fasılsız yaptık cenneti Dört kitabı koyup torbaya astım Aklım ermez ahret eğlencesine İbreti emelim insana hizmet (Aşık İbreti) Demek ki bu dünyayı hal yoluna sokamayanlar işin kolaycılığına kaçarak cenneti öbür dünya ya ertelemektedir. Bu sonuç itibariyle ham bir hayaldir. Bunu Harabi, İbreti ve Yunus Emre nefeslerine dayandırarak ifadelendiriyorum. Bakalım ham bir hayal olan Huri Gılman vaadini bizim Yunus nasıl elinin tersiyle itmiş. Aşkın aldı benden beni Cennet cennet dedikleri Yunus Emre’nin bu nefesine karşılık bir başka Yunus Emre mahlaslı şiir tersini söylenmektedir. Şol cennetin ırmakları Aydan arıdır yüzleri Bizim Yunus Huri kızları istemezken, diğer Yunus nefesi adeta Huri Kızlarla cenneti süslemiş. Öteki Yunus, zulmet deryasında yani şol cennetin ırmağında, dizi-dizi el değmemiş huri kızları tasfir etmektedir. Hakkın aşkıyla yüreği od, olan bizim Yunus ise, Cennet ve Huri kızları istememektedir. Doğrular kadar yanlışlarda nefeslerin içinde olabiliyor. Aynı mahlasla yazılan bir nefes bazen diğerini tutmuyor. Yunus nefeslerinde bu rahatlıkla görülebilir. Alevilikte huri gılman insanın hakkı, helali ve ikrar verdiği eşidir. Yani bu dünyadaki eşidir. Buda tek eşliliğe dayanır. Zulmet deryasındaki Huri gılmanlar ikrarsız helal olmayan ve hakkın emrine uygun düşmeyen çok eşli öte yaşamdır. Eğer Zulmet deryasına düşersek hakkın emri bozulur. Nefeslerin günümüze doğru bir şekilde geldiğinden emin değilim. İşin kolayıclığına kaçarak nefeslerle aleviliği sınırlamak ne kadar doğru olur bilinmez. Çünkü bazı ulu hakk aşıklarının nefesleri diğer süreklerde hiç bilinmiyor. Ama orada da cem sürdürülüyordu. Bilirsiniz alevi dünyasında secereler bile tartışma konusu olmuştur. Nefesler daha kolay değiştirilebilir. Nefeslerde her gördüğümüz şey ne kadar doğrudur, bu tartışılabilir. Yahut şöyle de diyelim: Biz genelde 7 ulu hakk aşığına dayanarak aleviliği yorumluyoruz. Peki bu mantık %100 doğru mudur? Bilirsiniz ki, bu hakk aşıkları ortalama 16. yy.’da yaşadılar. İyi de dedem Kureş, Pirim Mansur, Hünkar Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa vs. bunların zamanında Pir Sultan yahut, Hatayi deyişleriyle mi okunuyor du? Kronolojik olarak mümkün olmadığına göre her şeyi 16. yy’a dayandırmak yanlış sonuçlar doğurabilir. Kaldı ki, aleviler yazılı kaynak yoluyla değil, sözlü gelenek vasıtasıyla inançlarını yaşatmıştır. 7 Ulu hakk aşıklarından özellikle Fuzili’nin nefesleri alevilerce nerdeyse hiç bilinmiyor. Aynı zamanda divan edebiyatına uygun beyitler yazması kaçınılmaz olarak bunu gerektirmiştir. Örneğin Fuzuli nefesleriyle cem yürütüldüğüne hiç şahit olmadım. Olanlar buyursun anlatsın. Ha sakın bu söylediğim şey Fuzili’yi alevi görmediğim sonucuna bizi götürmesin. Ben sadece tıkanıklığa işaret etmek anlamında bu örneği verme mecburiyeti gördüm. Dolayısıyla bunlar olmazsa olmaz biçimine indirgenemez. Çünkü 16. yüzyıldan önce erkan vardıysa, cem ayinleri yapılıyorduysa Fuzuli, Şah Hatayi, Pir Sultan, Kul Himmet vs. nefesleriyle cem yapılamazdı. Demek ki başka nefesler ve deyişler söyleniyordu. Bunlar muhtemelen unutuldular. Dolayısıyla 16. yüzyılda yeni bir format oluşturuldu. Kaldı ki Kul Himmet, Pir Sultan’ın talibidir, Pir Sultan, Şah Hatayi’nin talibidir. Alevi toplumu ocaklara bağlıysa, 7 ulu hakk aşığının da bağlı olduğu ocaklara gitmeliyiz. Yani ulu hakk aşıklarının ifadelendirmesi sonuçta onların kendi penceresidir. Bütünlüklü olarak alevilerin tek penceresi değildir. Çünkü bu pencere 12. yüz yıl aleviliğini yeteri kadar yansıtmıyor. Alevilikte Hızır inancı olmazsa olmazken, bazı süreklerde Hızır inancının asimile olduğunu görüyoruz. Hızır saklasın dileği, başka süreklerde Allah korusun sözüne dönüşmüştür. Yani diğer dinlerin,inançların bizim içimize serpiştirilip, sokuşturulması asimilasyonu doğurmuştur. Hızır saklasın yahut hakk saklasın yakarışı, sünnilerle birlikte yaşadığımız yerlerde ötekileşmemek adına, yerini allah korusun ifadesine bırakmıştır. Bu biri toplumsal otokontroldür. Zaman içerisinde ağız Allah korusuna aşina olmuştur. Ne kötü bir sonuç ki, gelinen aşamada hakk saklasın, hızır korusun demeye alevilerin dili yatkın değildir. Esas sorunda özümüzden uzaklaşmaktır. Nefesler bire-bir her şeyi izah etmekte yetersiz kalıyor. Her nefesi değiştirilmemiş ve birinci ağızdan çıktığı gibi düşünmeye kalkarsak yanılmış oluruz. Alevi nefesleri bazen bizi Çarmıhtaki İsa’nın yanına da götürüyor, yahut İsa’nın iki dünyanın şahı olarak gösteriyor. Ya da Ayasofya’da cem yapmayı düşünen bir hale de dönüştürüyor. Ben nefeslerin ve deyişlerin kirli bilgilerden arındırılması gerektiği her zaman ifade ediyorum. Sahte nefeslerin nesh edilmesi gerektiğini belirtmeliyim. Bunu şimdilik yapacak donanıma sahip bir adres yok. Bundan ötürü şimdilik olduğu gibi kabul edilmesi gerektiğini düşünüyor. Olur ya ayıklayayım derken bizler de subjektif olabiliriz. Üzerinde düşünülerek şerh düşülmesi daha akılcı bana geliyor. Zulmet Deryasında Kapıldım Sele Yukarıdaki nefeste açık bir şekilde Zulmet deryasından bahs ediliyor. Yüksel ve Süleyman Yıldız kaynaklı bu deyiş, Sivas yöresine aittir. Demek ki,zulmet deryası sadece Hasan Efendi tarafından icad edilen bir şey değil. Başköylü’nün söyledikleri gerçekten hakikatin konuşulmasına yöneliktir. 4 kapıdan birinin sadece hakikat olduğunu anlatır. Dolayısıyla sadece hakikatla yolun esasları konuşulmalıdır. Bunları konuşmaya bugün ki, alevi toplum yapısı henüz müsahit değil. Şah İsmail der ki, “Mansur enel hak demekle haklıydı. Ama onun hatası bunu direk anlatmasından kaynaklıydı. Halk henüz buna hazır değildi.” Bizde de Sünni İslam beynimizi o kadar dumura uğratmış ki, gerçek aleviliği Alevilere anlatmakda zorlanıyoruz. Pirini, mürşitini takmayan bir Alevi toplumu var. Bunların çoğu “ben Allaha hesap veririm, pire hesap vermem” diyor. Dolayısıyla bazı şeyler kağıtta, kalemde kaldığı kadar basit değil. Başlı başına bunun aşılması için ocakların yeniden inşaa edilmesi gereklidir. Çünkü ocaklar eski görkemli yapısına acilen kavuşma sinyali gönderiyor. Aşk-ı muhabetlerimle… 10.10.2011 Hüseyin Erdem |
|