(Kızılbaş Kültürde)
TANRI ACIYA KOŞAR
Esat Korkmaz
Hayal edilmiş özü değil, gerçek özü, yani insanı örnek alan Kızılbaş felsefe, düşünceyi onun karşıtından, maddeden, özden, duyulardan üretir. Bu nedenle Kızılbaş felsefe, metafizik tanrıyı inkâr eder; bunu da Tanrı’yı insan kılığına sokarak, ardından insan kılıklı bu tanrıyı, insan gibi hisseden, düşünen bir tanrı durumuna getirerek yapar. Ve ona tapar; tapar tapmaz da teoloji antropolojiye dönüşmüş olur. Bu bağlamda her gülbank, tanrının nesnelleşmesinin gizini açığa vurur; her gülbank tanrıyı insani sefaletin içine çeker. Acı çeken tanrı, acı çeken insana ilgisiz kalamaz.
Bu kapsamda gülbanklar, ortodoks inançlardaki duayı ya da ayeti karşılar. Ortodoks anlamda ayet, Kuran cümlesi ya da Kuran’ın her bir bölümünü oluşturan numaralandırılmış kısa paragraftır. Alevilik-Bektaşilikte ise insan Konuşan Kuran olarak algılandığından onun sözleri ayet anlamında gülbanktır.
Açıkçası bâtıni algıda, görünmeyen tanrısal öz, eyleme geçerek, yani gülbank okuyarak görünüşe taşınır. Eğer tanrısal olanın sırrına ermek istersek doğayı ve doğa parçalarını okumamız zorunludur. Burada okuma, gözleyerek ya da başka araçlarla bilgilenme anlamına gelir.
Bunun anlamı açıktır: Dağlar-taşlar, insanlar-hayvanlar derdini anlatmak, kendi öyküsünü yazmak için görünür duruma gelirler. Bu nedenle kimi sûfiler, doğanın ya da doğa parçalarının gülbank anlamında birer ayet olduğunu vurgularlar.
Böylece tanrı bize acır ve insanlarla birlikte insan olur. Demek ki Tanrı, insandan dolayı acı çeker. Acı uzun süre bastırılmaya yatkın olmadığı için Tanrı, seçeneksiz acının ödülü anlamında görünüşe taşınır. Bu olaya Tanrı’nın kerameti adı verilir. Tanrı ıstırap çekerek doğurur ve kurtuluşa taşır kendini.
Ama diğer taraftan biz biliyoruz ki neden(Tanrı) gizlenmeyi sever: Yani duyu organları aracılığı ile bilince yansıyan bir görüntü vermez; insanın hiçliğinde karanlık bir itki olarak doğum kanalına girer; doğduğunda, yani duyu organlarıyla algılandığında çoktan neden olmaktan çıkmıştır. Vahyin sonucu anlamında somutluk kazanmıştır artık.
Acı, sûfi gelenekte, simgesel anlamda tuz olarak algılanır ve manevi gelişim için yaşanılması kaçınılmaz olan bir durumu ya da idraki kaplayan kabuğun çatlaması halinde açığa çıkan şeyi anlatır. Nasıl tanımlarsak tanımlayalım acı, diyalektik karşıtlığın daha akıllı yanı olarak algılanan bir öğretmenden başka bir şey değildir. Açıkçası hisseden doğanın etken gerçekliğidir.
Alevilikte Tanrı, acı nedeniyle çıkardığımız seslerin yankısıdır. Demek ki Tanrı, ses olmuş acıdır: Açımladığımız mantığın izini sürersek –Tanrı tuzdur, Tanrı, tenimizin yırtılması durumunda açığa çıkan şeydir, Tanrı öğretmendir, diyebiliriz. Acı, kendini dışa vurmadan edemez: Acı, içimizde birikip bize baskı uygulamaya başladığında onu duygu donuna döküp salarız havaya; özel acımızı, genel bir acıya, yani dışımızdaki bir acıya bağlayarak hafifleriz.
Sessiz doğa, hissetmeyen doğa bizim acılarımıza ilgisizdir; çünkü genelde doğanın, özelde hissetmeyen doğanın yazgısı, insan mutluluğu üzerine kurulu değildir. Tektanrıcı dinlerin tanrısı da varlık-ötesinde ikamet ettiğinden, acılarımıza kayıtsızdır. Tam tersine etobur bir acı kaynağıdır. İşte bu noktada Alevi kültürü olağanüstü bir kıvraklık göstermiş, ezilenleri düze çıkartacak kurtarıcı bâtıni bilinç kapsamında Tanrı’yı, ikamet ettiği varlık-ötesinden alaşağı ederek insan donuna döküp yere indirmiştir: Böylece Tanrı acıya koşmuş, acı olmuştur. Bu tanrısal tasarım gereği bir Alevi gülbank söylerken ya da dinlerken ağlar; görünüşün ötesine taşındığımızda, ağlayan o değil Tanrı’dır artık.
Tektanrıcı dinlerin varlık-ötesinde ikamet eden tanrısı acıdan sakındığı için insan, kendi içine kapanmıştır, içinde kendini dinleyecek birini bulmaya yönelmiştir. Bulduğu şey, acı kaynağı bir ıstırap yumağından başka bir şey değildir. Bir Alevi, vahdet-i mevcut gereği despotla taraf olan kutsallığı kırdığında cildini yırtmış olur; acıyı besleyen ıstırap yumağı yırtılan yerden dışarı fırlar ve –Ben Tanrı’yım, der. Her gülbank, bu kapsamda her yakarı, öznel olanla nesnel olanın özdeşliği üzerine yapılanır ve gönül ihtiyacının her şeye hükmeden bir zorunluluk olduğunu bize anımsatır.