Anasayfa MAKALELER Esat KORKMAZ Alevilikte Cenaze Erkânı

Kitap

Alevilikte Cenaze Erkanı

Burada verilen cenaze erkânı, Alevi tasavvufunun özgün içeriği ölçü alınarak amacımız durumunda bulunan “ortak inanç uygulaması”nı yaratmak için yazıldı.Yazdığımız “ortak inanç uygulaması” ile çelişki oluşturmayan şu ya da bu bölgedeki-köydeki-yöredeki “ayrıntı” durumundaki “farklı” uygulamalar, bir “zenginlik” olarak algılanmalı, yaşaması için çaba harcanmalıdır. Devamını okumak için tıklayınız.
Alevilikte Cenaze Erkânı
Alevilikte Cenaze Erkânı PDF Yazdır e-Posta
Esat Korkmaz tarafından yazıldı   
Pazartesi, 04 Ağustos 2008 12:23

Burada verilen cenaze erkânı, Alevi tasavvufunun özgün içeriği ölçü alınarak

amacımız durumunda bulunan “ortak inanç uygulaması”nı

yaratmak için yazıldı.Yazdığımız “ortak inanç uygulaması” ile

çelişki oluşturmayan şu ya da bu bölgedeki-köydeki-yöredeki

“ayrıntı” durumundaki “farklı” uygulamalar, bir “zenginlik” olarak algılanmalı,

yaşaması için çaba harcanmalıdır.

Alevilikte Cenaze Erkânı
Burada verilen cenaze erkânı,
Alevi tasavvufunun özgün içeriği ölçü alınarak
amacımız durumunda bulunan
“ortak inanç uygulaması”nı
yaratmak için yazıldı.
Yazdığımız “ortak inanç uygulaması” ile
çelişki oluşturmayan
şu ya da bu bölgedeki-köydeki-yöredeki
“ayrıntı” durumundaki “farklı” uygulamalar,
bir “zenginlik” olarak algılanmalı,
yaşaması için çaba harcanmalıdır.
Aleviler bugün kendi felsefelerine-inançlarına ve yaşama
anlayışlarına “özgü” biçimde kendi cenazelerini
kaldıramıyorlar. Açık söylemek gerekirse cemevlerinde
yapılan cenaze törenleri kimi kez camilerde yapılan
cenaze törenlerinden “içerik” olarak daha gerici. Çünkü Sünniliğin
“aşkın inanç uygulaması”ndan “ödünç” alınan “ritüeller”
Alevilerce kendi geçmiş yapısının bir parçası olarak algılanıyor
artık. Bu nedenle “iyi niyet”le de yapılsa camilerdeki cenaze
töreni “taklit” edilmek durumunda kalınıyor. Camilerde,
aşkın bir mitolojinin, yani metafi zik bir tanrının dünya görüşünün
uygulanması anlamında cenaze törenleri yapılmakta4
dır. Alevilik “aşkın”1 bir mitoloji değildir, yani varlık-ötesi bir
tanrının dünya görüşüne dayanmaz, tam tersine “insanın ve
doğanın aklına”2 dayanır. Eğer Aleviler kendilerini “aşkın” bir
mitolojiyle anlatmaya başlarlarsa Sünni kesimde sürdürülen
1400 yıllık bir geleneğin terimlerine ya da kavramlarına “sığınmak”
zorunda kalırlar.
Bize taşınan Alevilik ağırlıklı olarak sözeldir; dededen
toruna, babadan oğula ya da kıza anlatılarak taşınmıştır.
Bu taşınma bir yanıyla “törenler”le gerçekleştirilir; törenlerle
Alevilik “içselleştirilir”; içselleştirilerek “toplumsallaştırılır”.
Yakın zamana değin törenlerin bir kısmı gizli, bir kısmı da
açık olarak yapılıyordu. Sünnilik kaynaklı olumsuz etkilenme
özellikle “açık törenleri yabancılaştırmış” ve Alevi inanç uygulamasının
özgün içeriğini “tersine dönüşüme” uğratmıştır.
Cenaze erkânı, “tersine dönüşüme” uğrayan törenlerin başında
yer alır.
Bu törenleri özgün içeriğine kavuşturamazsak çok değil
yakın gelecekte Ortodoks İslamiyet karşısında Alevi felsefesini/
inancını-öğretisini ve yaşama biçimini “yalnız” bırakmış
olacağız. Köktendincilik lehine Aleviliği “kurban” edeceğiz.
Ölmeden evvel ölmek ya da yaşarken dirilmek temel
diyalektiğiyle yaşama geçecek olan Aleviliği, yaşama olanağı
vermeden “boğacağız”. Böylesi bir duruma taşındığımızda,
Aleviliğin “anayasası” olarak tanımlayabileceğimiz “varoluş”
tasarımı,3 ortodoks inancın yaradılış tasarımına ve öldükten
sonra dirilmek biçiminde kemikleştirilen “mahşer”4 tasarımına
dönüşmüş olacaktır.
Bu nedenle Alevilikte “en fazla kirlenen” tören durumunda
bulunan “Cenaze Erkânını”, felsefenin-inancın ve öğretinin
özgün içeriğini ölçü alarak yeniden yazmayı “denedik”. Öneri
metnin tartışılması, tartışılarak zenginleştirilmesi ve yaşama
geçirilmesi dileğimdir.


5
Hakk’a Yürüme5
ALEVİ öğretisinde “canın bedeni terk etmesine”, Hakk’a
yürüme adı verilir: Bâtıni tasavvuf felsefesinde “Tanrı”
anlamında “Canan”, hem “eril”dir hem de “dişil”. Eyleme geçerek
Canan’dan ayrılan eril ilke “baba”, dişil ilke “ana” olur:
Baba ile ana çiftleşir; “toprak” anlamında “beden” ortaya çıkar.
Hakk’a yürüme durumunda “sonsuz gerçekliği anlatmak” için
beden “toprağa”, can “Canan’a” koşar. Cenaze erkânı bir yönüyle
bedeni toprağa, canı Canan’a “uğurlama” erkânıdır.
Alevilik, “yol doğumu” ile başlayan “marifet” temelli bir
“eğitim” sürecinde kazanılan bâtıni bir kültürdür. “Yol’da”,
eril ilkenin simgesel kimliği “pir-mürşit” ya da “rehber”dir; dişil
ilkenin simgesel kimliği ise “taliptir-öğrencidir”: Mürşitten
talibe bilgi akışı olduğunda talibin gönlü “gebe” kalır. Simgesel
anlamda dokuz ay on gün sonra gebe kalan gönülden
“ağız” yoluyla “doğum” gerçekleşir: Çocuğun adı “bilinç-inançtır”.
Hakk’a yürüme durumunda, yani beden toprağa, can
Canan’a döndüğünde “bilinç ve inanç” ortada kalır.6 Cenaze
erkânı diğer yönüyle “ortada kalan” bu bilince-inanca “sahip
çıkma” ya da bizim onunla onun bizimle “ikrarlaşması” erkânıdır.
Alevilik inanç uygulamasında Hakk’a yürüyen canın
bilincine-inancına sahip çıkma “yaşam bilgeliği peşinde koşma”

6
olarak algılandığına göre cenaze erkânı bir başka anlatımla
“yaşam bilgesi” olma koşullarının anımsatılması erkânıdır.
Felsefi yükümlülük gereği Hakk’a yürüyen canın “hal diliyle”
bize seslenmesini dinleme ve söylediklerini yapma konusunda
“ikrar verme” erkânıdır.
Gözlerin Sırlanması
Son nefes verildiğinde-can bedeni terk ettiğinde genellikle
gözler “açık” kalır: Böylesi bir durumda Hakk’a yürüyenin başında
bulunan can;7 “Gerçeğe Hû!”, diyerek “sessizlik çağrısı”nda
bulunur. Ardından “kendine dokunmak” için sağ elini göğüste
“pençe yapar” ve “Bismişah Allah Allah!”, diyerek sol eliyle
Hakk’a yürüyenin “beden gözünü” kapatır. Bu eylemi gerçekleştirirken
şu “gülbangı” okur:
“Bismişah. Allah Allah! Sırladığım Hakk’a yürüyen canımızın
beden gözüdür-ten gözüdür. Onun can gözü-gönül
gözü şu an açıktır.8 Bizi izlemekte, bize tanıklık etmektedir.
Bulunduğumuz-gezdiğimiz yerler onun ışığıyla aydınlansın.
İkrar verdiğimiz-el aldığımız Hızır gözcümüz
olsun. Meydan pirlerimiz Hallac-ı Mansur, Fazlullah
Hurûfi , Nesimi ve Hz. Hüseyin ölçümüz olsun. Allah
Eyvallah! Gerçeğe Hû!”
Çenelerin Birlenmesi - Ağzın Sırlanması
Gözlerin “sırlanmasından” sonra çeneler, kullanılmamış “beyaz”
bir bezle bağlanıp “birlenir”: Bâtıni tasavvuf kültüründe

7
“ağız”,9 “yol doğumunun” gerçekleştiği bir organdır. Hakk’a yürüme
durumunda bu organ “işlevsiz” hale geldiği için “çenelerin
birlenmesi yoluyla sırlanır”. Sırlama hizmetini yürüten can
aşağıdaki “gülbangı” okur:
“Bismişah Allah Allah! Doğan doğuran, esirgeyen bağışlayan
ya Hak; senden geldik sana gideriz. Bu canın canı,
bedenini terk etti: Didar-ı Hakk’ı görmek için yol hazırlığındadır.
Yol hazırlığına sen yardım et ya Şah-ı Merdan;
dâr’ında rehber ol ya Mansur, ya Fazlı, ya Nesimi,
ya Hüseyin; yoldaş ol-haldaş ol ya Hızır. Allah Eyvallah!
Gerçeğe Hû!”
Bedenin Birlenmesi10
Hizmet sahibi pir bir taraftan gülbangını okurken diğer taraftan
Hakk’a yürüyen canın üzerindeki giysileri çıkartır;
giysiler, kimi bölgelerde mezara konur ya da üzerine giydirilir:
Sonra yere serilen yastıksız “son yolculuk döşeği”nin(rahat
döşeği-Hak döşeği) üzerine “doğrulup kalktığında Kerbelâ ile
yüz yüze gelecek biçimde” yerleştirilir. Ve ardından “Hak-Muhammet-
Ali”, denilerek “bedenin birlenmesi”ne geçilir: Önce
Hakk’a yürüyen canın bedeninin dâr duruşu alması sağlanır.
Bunun için erkek ise eller göbek hizasında, kadın ise eller göğüs
hizasında birlenir. Sonra ayak tarafına geçilir; ayaklar,
başparmaklarından bir bez ile birbirine bağlanarak “mühürlenir”.
Masumiyetin simgesi olan “kefen bezi”, bedenin başını ve
ayaklarını kapatacak biçimde örtülür: Hakk’a yürüyen can
yetişkin ise “yol”a bağlılığı belirten “ikrar kemeri”; ikrar ver8
memiş genç bir can ise “kırmızı bir kuşak” başucuna konur.
Canın güdümünden çıkan bedenin, yapısında oluşan gazları
ortama salması durumunda belirecek olumsuz kokuları “maskelemek”
üzere “tütsü” yapılması gelenektendir.
Delili uyandıracak hizmetli meydan alır ve Hakk’a yürüyen
canın başucuna çerağ tahtını(sehpa) yerleştirir: Çerağ
tahtına koyduğu üç mumu, “Hak-Muhammet-Ali”, diyerek
uyandırır. Böylece “tanık bilinç”11 anlamında Tanrı, son yolculuğuna
çıkarak “devriyeye” katılacak olan canın huzuruna
çağrılır.
Yıkama Erkânı12
Yıkama erkânında hizmet sahibi pir-mürşit-rehber ya da pirana,
mürşit-ana, rehber- anadır: Hakk’a yürüyen canın erkek
ya da kadın olmasına göre kadın ya da erkek iki hizmetli de
yardımcı olur. Eğer pir-mürşit-rehber ya da pir-ana, mürşitana,
rehber-ana yoksa musahipli kadın ya da erkek bu hizmeti
yürütebilir. Musahipli de bulunmuyorsa bu hizmeti, yetişkin
ve kendini hazır hisseden kadın ya da erkek herhangi bir yol
canı yerine getirebilir. Ayrıca eşler ve kardeşler birbiri için bu
hizmeti yürütebilirler.
Hizmete başlamadan önce ılık su, kullanılamamış sabun
ile üç adet sünger ve üç çift eldiven hazırlanır. Birisi hizmet
sahibi pir, diğer ikisi hizmet sahibine yardım eden hizmetliler
için olmak üzere üç adet “ağız-burun maskesi” ya da “ağız-burun
bezi” hazır bulundurulur.
Sonra hizmet sahibi pir ve yardımcıları bedenin, yıkanmak
üzere teneşire taşınma işlemine geçerler Teneşir bir bakıma
“canın terk ettiği bedenin doğaya lokma olarak sunulmadan

9
önce yatırıldığı bir kucak” olarak algılanır. Beden, “rahat ettirildiği”
mekândan alınmadan önce üzerindeki örtüler “Bismişah!
Ya Hızır!”, yardım-çağrı sözünün eşliğinde yöntemine uygun
biçimde kaldırılır: Üzerinden kaldırılan örtüler “elden ele taşınmaz”;
tam tersine örtüyü ilk kaldıran hizmetli onu yere bırakır;
alacak olan onu yerden alır. Üzerinden örtüleri alınan
beden eğer kadın ise göğüsleri, erkek ise göbek ile dizkapağı
arasını kapatacak biçimde kefenden kesilen parça bezle kapatılır.
Daha sonra başından, göbek hizasından ve ayakuçlarından
tutarak kaldırılır: Bu sırada “Bismişah! Ya Hızır!”,
yardım-çağrı çekilir. Teneşire konmadan önce yere indirilir;
ardından yine “Bismişah! Ya Hızır!”, yardım-çağrı eşliğinde
kaldırılıp teneşire konur.
Hizmet sahibi pir sağ başucuna, hizmetliler ise bedenin
sol yanına geçerler ve dâr’a dururlar. Hizmet sahibi pir düşük
sesle şu gülbangı verir:
“Bismişah Allah Allah! (…) kızı ya da oğlu (…) Hakk’ın
rızası için bedenini yıkamaya niyet ettik. Biz ondan razı
olduk; Hak da razı olsun. Gerçeğe Hû!”.
Gülbank okunduktan sonra yıkama işlemine geçilir: Hizmetlilerinin
yardımıyla hizmet sahibi pir bedeni başından ve
omzundan tutar; bedenin üst bölümüne oturmaya yakın bir
duruş verir. Bağırsaklardaki gaz ve dışkının çıkmasını sağlamak
üzere karın boşluğunu yukarıdan aşağıya doğru üç kez
sıvazlar. Ön ve arka kısım sabunla yıkanır; bir parça pamukla
dışkı yeri kapatılır. Eldiven ve sünger değiştirilir. Ardından
ıslak bir bezle ağız-içi, burun-delikleri ve kulak-içi temizlenir;
dudaklar ile burun deliklerinden ve kulaklardan üçer kez su
akıtılarak bu organlar temizlenir. Baştan başlanarak sırasıyla
bedenin arka tarafına, ön tarafına, sol koluna, sağ koluna, sol
bacağına sağ bacağına, sol ayağına sağ ayağına sabun sürü10
lüp ovulur; bunu söz konusu organlara üç kez su dökülerek
gerçekleştirilen arındırma işlemi izler. Bolca su döküldükten
sonra yıkama hizmetinin sırlanmasına geçilir.
“Bismişah! Allah Allah!”, diyerek iki kaşın arasından başa
üç kez su dökülür: Sağ ve sol başparmaklarla alnın ortasından
başlanıp sağ ve sol yan sıvazlanır. Ardından sol baş omuzdan
bele değin bedenin sol tarafına üç kez; aynı şekilde bedenin
sağ tarafına üç kez su dökülür ve beden önden arkaya doğru
sıvazlanır. Bundan sonra önce sol bacak, ardından sağ bacak
bileklere değin; önce sol ardından sağ ayak üçer kez su dökülerek
sıvazlanır. Sonunda baştan ayağa üç kez su dökülür
ve her defasında “Hak-Muhammet-Ali” denir. Kullanılmamış
iki havlu getirilir birisiyle başını-yüzünü ve belden yukarısı,
diğeriyle belden aşağısı iyice ovulur ve kurulanır. Daha sonra
“Arılık duruluk suyu olsun!”, denilerek ayakucuna denk gelen
teneşir üzerine üç damla su(teneşir suyu) dökülür.
Böylece yıkama hizmeti “sırlanmış” olur. Hizmet sahibi
pir bir sırlama gülbangı okur:
“Bismişah! Allah Allah!
Tanrı’nın çocukları olan hava, su, toprak ve ateşten varlığa
geldin; önce can idin sonra beden oldun. Derken yol’da
Hak kapısı olarak algılanan ağızdan doğdun: Dil oldun,
tel oldun, söz oldun, harf oldun. Sese dönüşüp canlı-cansız
her şeye sızdın; toprak donuna büründün, ateş donuna
büründün, su donuna büründün, hava donuna büründün;
devriye oldun miracını tamamlamak için koştun durdun.
Yolun açık, mekânın nur olsun. Hak-Muhammet-Ali yolunu
aydınlatsın. Mansur dâr’ın olsun; Fazlullah, Nesimi
ve Hz Hüseyin şahidin olsun. Pir Sultan Abdal didarın
olsun!

11
Her hizmetin görüldü: Bizden yana helali hoş olsun. Bu
meydan senden razı oldu, Hak da senden razı olsun. Dil
bizden, şefaat Hak’tan olsun! Gerçeğe Hû!”
Sırlama hizmetinin tamamlanmasından sonra önce eller,
ardından ayak başparmakları birlenir ve kefenleme işlemine
geçilir:
Kefenleme Erkânı
Yıkama hizmetinin sırlanmasından sonra “Hakk’a yürüme
gömleği” (bâtın gömleği, yolculuk gömleği, ahiret gömleği,
yakasız gömlek, kefen)13 bedene giydirilir. Ardından “eteklik”
adını alan başını ve ayakuçlarını 40 cm geçecek boyutta biçilen
iki ayrı bez katından oluşan parçalar ile beden tümüyle
örtülür. Sırlanan bedenin tabuta konulması ya da mezara
indirilmesi sırasında bozulmaması için önceden hazırlanıp
ayaklarına, beline ve boynuna gelecek biçimde yerleştirilen
“sargı bezleri” (bağlama ipleri)14 yöntemine göre düğümlenir.
Sırlanan beden bu sargı bezlerinin üzerine sırtüstü yatırılır.
Eğer tabut hazır ise ya da tercih edilmesi durumunda bu işlemler
tabutun içerisinde yapılır. Hak-Muhammet-Ali adına
sargı bezlerinden birincisi omuz, ikincisi bel, üçüncüsü ise
ayak bilekleri hizasında düğümlenir. Bu düğümler(bağlar),
beden toprağa verildiğinde çözülür. Belirtmek gerekir ki erkek
kefeni üç parçadan(Hakk’a yürüme gömleği, eteklik ve
sargı), buna karşın kadın kefeni beş parçadan(Hakk’a yürüme
gömleği, eteklik, sargı, baş bezi, göğüs bezi) oluşur. Göğüs
bezi ile baş bezi, bezden uygun ölçülerde kesilen parçalardır.
Böylece “kefenleme erkânı” sırlanmış olur.

12
Hizmet sahibi pirin edep-erkân demesiyle tabut baş,
bel ve ayakuçları hizasından üç çift insan tarafından sağlısollu
tutularak “Bismişah! Allah Allah!”, sözlerinin eşliğinde
omuzlanır. Bulunduğu kapalı mekândan çıkarılmadan önce
dışarıda bekleyen canlar, eşik ağzından başlayarak ortası yol
olacak biçimde sağlı-sollu saf tutarlar: Tabutun önünde yürüyen
hizmet sahibi pir saf tutan canlara, “Gerçekler aşkına! Hak
yolculuğuna çıkan (…) can için edep-erkân!”, der. Saf tutan canlar,
“Gerçekler aşkına Allah Allah!”, diye karşılık verir. Tabut
önlerine geldiğinde her can ellerini tabuta dokundurur; kalpdudak
yaparak “veda niyazı”nı gerçekleştirir. Ardından tabut
diğer hizmetlerin görülmesi için meydandaki “sunak taşı”na
(musalla taşı) konur.
Bu sırada; “Hak-Muhammet-Ali bu cana don değiştirip yeniden
aramıza dönmeyi nasip eylesin. Hakk’ın huzurunda Ehlibeyt
adına, Sırr-ı Nebi pirimiz üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli
demine-devranına ‘Hû!’, diyelim ve analım candan”,15 denir. Ve
“anma” anlamında bir düvazimam (düvazdehimam) okunur:
Muhammet Ali’yi candan sevenler
Yorulup yollarda kalmaz inşallah
İmam Hasan’ın yüzünü görenler
Şah Hüseyin’den mahrum kalmaz inşallah
Zeyenelabidin’den bir dolu içtim
Muhammet Bakır’dan kaymadım coştum
İmam Cafer’e vardım ulaştım
Bundan özge yollara sapmaz inşallah
Musa-i Kâzım’dan gelen erenler
Can baş feda edip cemler görenler
İmam Rıza’ya ağı verenler
Divanda şefaat bulmaz inşallah

13
Bir gün olur okuturlar defteri
Şah olanın belindedir teberi
Uyanırsa Taki, Naki, Askeri
Açılan güllerimiz solmaz inşallah
Şah Hatayi’m bu iş bizi bitire
Özü kata gör ulu katara
Mehdi şavkları şu cihanı tutara
Şah oğluna sitem olmaz inşallah
Helallik Meydanı
Hakk’a yürüyen can sunak taşının16 üzerine ayağa kalkıp doğrulduğunda
Kerbelâ ile yüz yüze gelecek biçimde yerleştirilir.
Tabut sunağa indirildikten sonra hizmet sahibi pir sunak taşının
baş tarafına, varsa musahibi ve diğer yakınları sol baş
tarafına geçerler; erkâna katılan topluluk sunağın çevresinde
halka oluşturacak biçimde saf tutarlar.
Pir, Hakk’a yürüyen canın “son mihmanlığını” canlandırmak
üzere Hatayi’den bir düvazimam okur:
Çok cevir eyleme aziz sultanım
Bugün ben mihmanım canlar içinde
Sakın incitmeyesin cananım
Bugün ben mihmanım canlar içinde
Evliyalar katarına dizildim
Kırklar ile bile oldum ezildim
On İki İmam defterine yazıldım
Bugün ben mihmanım canlar içinde

14
İmam Hasan’dan gördüm ben bir nişan
Şah Hüseyin oldu gözüme gülşan
Zeynelabidin’den aklım perişan
Bugün ben mihmanım canlar içinde
İmam Bakır’dan da bir nişan gördüm
Hazreti Cafer Sadık idi virdim
Muhabbete beli, meydana girdim
Bugün ben mihmanım canlar içinde
İmam Rıza’ya verdim bir selam
Taki’ye, Nakiye eylerdim divan
Musa-i Kâzım’dır dilimde kelâm
Bugün ben mihmanım canlar içinde
Askeri Mehdi âlemin serveri
Gül gibi kokar Muhammed’in teri
Erenler vermezler gizlidir sırrı
Bugün ben mihmanım canlar içinde
Şah Hatayi’m tanıyalım biz de
Gamber Ali’den getirir de meze
Can bir emanettir kulağım seste
Bugün ben mihmanım canlar içinde
Daha sonra hizmet sahibi pir helallik hayırlısını verir: “Bismişah...
Sevgili canlar, Hakk’a yürüyen bu canı nasıl bilirdiniz?”,
der.
Tören meydanında toplanmış olan canlar; “İyi bilirdik.
Ruhu yeni bedenler bulsun; dondan dona taşınsın!”, diye karşılık
verirler.
Dede bu kez; “Yapısındaki olanaklardan varlığa geldiğimiz
Hak da sizlerden razı olsun”, der. Ve “Ey canlar! Hakk’a yürüyen
bu yol eri, sizin içinizde yedi, içti; kondu, göçtü; sizlerle birlikte
15
yaşadı, kim bilir belki hak yedi. Hakk’a yürüyen bu canın üzerinde
maddi ya da manevi bir hakkınız olabilir; varsa helal ediyor
musunuz?”, diye sorar.
Meydan erenleri; “Hakkımız varsa helal ediyoruz. Hak-
Muhammet-Ali yardımcısı olsun. Ruhu yalnız kalmasın, mekânı
yeni bedenler olsun.”, diye yanıt verirler.
Pir helallik sorusunu üç kez yineler; cem erenleri bunu üç
kez yanıtlar.
Helalliği aldıktan sonra pir şu gülbangı okur:
“Yüce Tanrım, can kıblesine döndük sana yakarıyoruz.
Hakk’a yürüyen can senin âşığındır; Sen Canan’sın, o
can. Şimdi canı, bedenini terk etti; bedeni toprağa dönecek,
canı ise sana. Aklı ortada kaldı: Canan’ım, özün
eyleme geçsin, yeni bedenler oluşsun ya da yeni bedenler
ölmeden evvel ölsün ya da yaşarken dirilsin, Hakk’a yürüyen
canımızın canına can olsun, aklına akıl; dondan
dona yürüyelim; sızıntılarını toplayalım canlı-cansız her
şeyden. Sızıntılardan derecikler, dereciklerden ırmaklar,
ırmaklardan denizler oluşturalım. Atalarımızla, pirlerimizle,
mürşitlerimizle buluşalım. Buluşalım ki onun kötülüklerini
silebilelim, iyiliklerini çoğaltabilelim.
Yaşamın, ölümün saklayamayacağı bir sırrı vardır: bu;
sırra ermek için canımızı dünyasal bağlarından kurtaralım.
Dünyasal bağlardan kesin kurtuluş olduğu için ölüm
sır saklayamaz. Hakk’a yürüyen canımızın açıkta kalan
sırrına, canımızı maddenin denetimi dışına taşıyarak ulaşalım.
Ulaşalım ki sırrımız düşmanlarımızın eline geçmesin.
Pir Ali, mürşit Muhammet ve Ehlibeyt yüzü suyu hürmetine
Üçler, Beşler, Yediler, Onikiler, Ondörtler, Onyediler

16
ve Kırklar bize yardımcı olsun, yol göstersin. Hakk’a yürüyen
canımızın arkasından yaptığımız bu helallik töreni
gönül defterine kayıt edilsin, silinmesin hatırlansın.
Gerçeğe Hû!”.
Hayırlının okunmasından sonra “Helallik Meydanı” erkânı
tamamlanır.
Cenaze Meydanı
Daha sonra cenaze meydanı açılır: Hizmet sahibi pir; önce açılan
cenaze meydanında “cenaze niyazı”nın nasıl yapılacağını
açıklar.17 Daha sonra;
“Hak-Muhammet-Ali”, diyerek tekbir18 getirir: Meydan
erenleri, “sunak taşı”ndaki(musalla taşı) canın ayağa kalkması
durumunda onunla yüz yüze gelecek biçimde bir düzen alır
ve ayaklar mühürlenmiş, kollar göğüste çapraz, baş öne eğik
olarak gerçekleştirilen “dâr duruşu”na geçer. Bu sırada cenaze
niyazı için “niyet” edilir:
“Bismişah... Hakk’a yürüyen can için Yüce Tanrım durdum
sana duaya; uydum Üçler, Beşler, Yediler, Onyediler,
Kırklar ve Oniki İmam’a.”
Ardından hizmet sahibi pir;
“Yüce Tanrım, Can kıblesine döndük, düşündük seni
keşfettik. Var olan olduğu için bir var edenin bulunduğunu,
var olanların varlığının senin varlığını kanıtladığını
öğrendik. Muhtacız sana Tanrım, aklına muhtacız. Bizi
aklından mahrum etme. Yalnız senin aklını izler, sana

17
taparız. Bağışla bizi Tanrım; sana yürüyen, sana uçan canını
bağışla.”
Hizmet sahibi pir, “Hak-Muhammet-Ali” diyerek ikinci
tekbiri getirdikten sonra şöyle seslenir:
“Bismişah...
Hakikat abdestini aldık eyvallah. Günahımız sevabımız
boynumuzda niyaza geldik. Şah medet mürvet ya Cananım,
dâr’ına niyaza geldik.
Ezelden seyrettik biz bu âlemi; Güneş doğmadan, Ay
doğmadan, Ay’dan, Gün’den ezelden. Bu mülke biz taa
ezelden gelmiş-gitmiş idik. Günahlarımızı sevaplarımızı
bir mizanda tartmış idik. Binbir handa yatmış idik. Konağımız
ışık, handan ezelden. Cananı gördük hoş olduk;
özümüzü tanıdık yol olduk. Ana rahmine düştük kızıl
kan olduk, kandan ezelden. Canımız acıktı geleceğe koştuk;
çabalarımızı mihman ede ede, düşlerimizi bir kura
bir kıra bugünlere geldik. Kalbimizi hızlandırıp iç ısımızı
yükselttiğimizde gönül suyumuzu buharlaştırdık: Yeri
geldi güdemedik, bulut olduk, vadileri, dağları-tepeleri
aştık. Sonra rüzgârla buluştuk ‘gebe’ kalıp ağırlaştık başladık
süzülmeye, damla damla düşmeye yaprakların-çiçeklerin
üzerine: İşte böyle böyle kendimize döndük…
Şah medet Mürvet Cananım, Hakk’a yürüyen canımızın
yeni bedenler edinmesini, beden edinme gailesi içinde
unuttuğu geçmişini anımsamasını, anımsayarak hapishanesinin
zincirlerini kırmasını, yeni bedenlerde özgürce
dolaşarak ölümsüzlük kazanmasını niyaza geldik.Niyazımız
Hak katına taşınsan, Hak niyazımızı kabul etsin.
Hû gerçeğe”
18
Hizmet sahibi pir, “Hak-Muhammet-Ali” diyerek üçüncü
tekbiri alır ve;
“Bu can Hakk’a yürüdü; hisseden doğanın bir temsilcisi
olarak yaşarken kendi ölümsüzlüğünü yakaladı. Bu
nedenle ölümsüz doğanın bir parçası oldu. Bedeninin
bilgeliğiyle buluşmanın verdiği güçle sonsuz devinimli
ve yanılgısız doğanın aklıyla, yani Tanrı’yla buluştu. Ölümün
olmadığı doğada Hakk’a yürüdükten sonra yeniden
dirildi.
Rahat uyu; senin canına, aklına beden olacağız. Binlerce
bedene taşıyacağız canını, aklını, inancını. Sen yaşarken
kendi bedeninde binlerce kez ölmedin mi? Binlerce kez
dirilmedin mi? sevgili can; şimdi başkalarının bedeninde
dirileceksin; canlı-cansız her şeye sızacaksın ve sonsuza
kadar yaşayacaksın.
Gerçeğe Hû”
Hizmet sahibi pir, “Hak-Muhammet-Ali” diyerek son kez
tekbir getirdikten sonra şöyle seslenir:
Canlar bir de Hakk’a yürüyen canımıza söz verelim; O
hal diliyle konuşsun, biz dinleyelim:
“Tenim sunak taşında, canım ruhlar âleminde. Zâhir
âlemde-can gölgemde bir ömür sürdüm; yedim-içtim; kondum-
göçtüm. Bâtınımdan gelen seslere ilgisiz kalmadım.
Doğa çağırdı, Tanrıma koştum. Belki kiminizi üzdüm,
belki kiminizin hakkını yedim. Yaptımsa bütün bunları
bilmeyerek yaptım; bilmemek benim kusurlarımı ortadan
kaldırmaz. İşte hepinizin huzurundayım: Hepimiz için
geçerli yasa; Hak’tan geldik Hakk’a gideceğiz. Haklarınızı
helal edin. Bunu niyaza geldim. Yaşam gelip geçicidir.
19
Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin; ‘Benim üç iyi dostum
vardır: Ben ölünce birisi evde kalır, birisi yolda kalır,
birisi benimle birlikte gelir. Evde kalan malımdır, yolda
kalan ailem ve yakınlarımdır, benimle birlikte gelen ise
iyiliklerimdir’ sözlerini unutmayın. Beni bedensiz bırakmayın,
bana acı çektirmeyin. Sırrımız ortada kalıp ‘utancından’
kıvranmasın. Allah Eyvallah! Gerçeğe Hû!”
Daha sonra hizmet sahibi pir sözlerini şöyle sürdürür:
“Sevgili canlar, Hakk’a yürüyen bu canımızı dinledik,
onu bedensiz bırakmayalım. Bu canımıza beden olamazsak,
bedensiz olarak aramızda dolaşır, beden bulmak için
kıvranır durur. Ona bu acıyı çektirmeyelim. Soruyorum
sizlere; ‘-Bu cana beden olmak istiyor musunuz?’”
Meydan erenleri, “Allah Eyvallah!”, der. Pir bu soruyu üç
kez yineler, cenaze meydanındaki canlar üç kez yanıtlar. Pir,
töreni şöyle bağlar:
“Hak da sizden hoşnut olsun. Bu törenimiz, bu törendeki
sözlerimiz, gönül defterine kayıt edilsin. Hatırlansın,
unutulmasın.
Gerçeğe Hû!”
Mezarlık Erkânı
Mezarlıklarda Aleviler için Kerbelâ yönlü sunak taşı konulmadığı
için Hakk’a yürüyen can mezarın yanında uygun bir
yere, ayağa kalktığında Kerbelâ ile yüz yüze gelecek biçimde
indirilir. Törene katılan canlar, halka oluşturarak saf tutarlar.

20
Hizmet sahibi pir bir “veda konuşması” yapar: Ana adı öne çıkarılarak
Hakk’a yürüyen canı saf tutanlara tanıtır; yaşamını
kısaca özetler; dâr’dan indirme erkânından söz ederek veda
konuşmasını bağlar. Gerek duyarsa duygularını belirtmek
üzere kimi canlara söz verir.
Ardından zâkirler hizmet sahibi pirden “el alarak” meydana
geçerler; Hakk’a yürüyen canın ayakucunda dâr’a durarak
hizmete başlarlar. Zâkirler üç düvaz bir nefes okur. Daha
sonra tercihen musahipli canlardan iki çift “veda dansı” anlamında
bir semah döner. Bu hizmetlerin yerine getirilmesiyle
“mezarlıkların üzerinde dans eden yaşam” ile bağlantı kurulmaya
çalışılır.
Tabutun altından geçirilmek koşuluyla baştan, ortadan ve
ayak tarafından olmak üzere üç adet uzun iple üç çift hizmetli
Hakk’a yürüyen canı, Kerbelâ yönlü kazılan mezara indirir.
Tabut mezara indirildiğinde hizmet sahibi pir tarafından
“helallik meydanı”ndan ya da Hakk’a yürüyen canın evinden
alınan ve çıkın edilen “rızalık toprağı” Hakk’a yürüyen canın
musahibine ve yakınlarına uzatılır: “Rızalık toprağı”, mezara
serpilerek “helalleşilir”.
Helalleşme erkânının tamamlanmasından sonra küreklerle,
sürekli el değiştirilerek toprak mezara doldurulur. Küreğin
“el değiştirmesi”, elden ele değil, yere bırakılıp-yerden
alma biçiminde gerçekleştirilir. Mezar toprak ile dolduktan
sonra üçlü ya da onikili Çerağ (mum, delil), hizmet sahibi pir
gülbangını verdikten sonra uyandırılır. Uyandırılan çerağlar
mezarın baş tarafına yerleştirilir. Bir başka hizmetli getirdiği
bir sürahi suyu “enlemesine” olmak üzere ayakucuna-ortasına
ve baş tarafına döker. Sürahide kalan sudan “Bismişah! Ya Hızır!”,
diyerek çerağların dibine üç damla damlatır. Pir gülbank
verince erkân sırlanmış olur.

21
Hakk’a yürüyen canın musahibi, eşi ve yakınları mezarın
sol başında ve biraz açıkta yarımay biçiminde saf tutup dâr’a
dururlar. Başta hizmet sahibi pir olmak üzere törene katılan
tüm canlar niyaz ederek onların acısını paylaşırlar, yani baş
sağlığı dilerler.
Böylece cenaze erkânı tamamlanmış olur.

22
Notlar
1 Duyularla algılanan dünyayı aşan; bu anlamda varlıkötesi;
içkin karşıtı: Alevilik belirleyici anlamda vahdet-i mevcutçudur.
Doğal olarak “neden-sonuç” ilişkisinde, “somut” durumdaki
sonuca önem verir. Somut bir sonuç yoksa “neden”
de yoktur; somutluk anlamında sonuç varsa “neden” vardır ve
“Dört Kapı Kırk Makam” eğitimi alınarak “keşfedilir”.
2 Alevilik, insanın aklı ve doğanın aklı üzerine yapılanır:
Doğanın aklı üzerine yapılanma “Tanrı-Doğa-İnsan” üçlemesiyle;
insanın aklı üzerine yapılanma “Hak-Muhammet-Ali”
üçlemesiyle anlatılır. Birinci üçleme Doğa-tanrıcılık, ikinci
üçleme İnsan-tanrıcılık anlayışının bir dışa vurumudur; birinci
üçlemenin sonunda doğanın aklı, “doğa-tanrı”; ikinci üçlemenin
sonunda insanın aklı, “insan-tanrı” olarak somutluk
kazanır.
Aklın sesine kulak vermek durumundayız: Çünkü akıl,
dikkatli bir yönetici, sadık bir yol gösterici ve bilgili bir danışmandır;
karanlığın içindeki aydınlıktır. Akılla “akraba”
olunsa bile aklın “kan kardeşi” bilgi’den yoksun olunursa, yani
aklımızı “biriktiremezsek” kendimizi savunmakta zorlanırız.
Açık konuşursak “bilgi” aklın “tanığı”dır.
Akıl ve öğrenim, ruh ve beden gibidir: Akıl, Yaşam’ın kaynağıdır
ve Gerçeği gösteren bir “şamandıra”dır. Bu nedenle ruhumuz
bedenimizi, bedenimiz de ruhumuzu “düşmanını” izler
gibi izlemelidir: Çünkü, bilincimizin buyruklarına uymayı
öğrenmedikçe kendimizi yönetemeyiz. Hatanın bedenimize,

23
bedenimizden içimize nereden “giriş” yaptığını saptamamız
gerekir: Saptayalım ki “çakış” kapısının “geniş” tutabilelim.
3 Özünde Alevi tasavvufunda “yaradılış” yoktur; varlığa
geliş, varlaşma, varoluş vardır. Ne var ki varoluş tasarımları
yakın çağlarda derlendiği için Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet
gibi tektanrıcı dinlerin etkisiyle yaradılış tasarımları
durumuna dönüşmüştür. Ancak örtü kaldırıldığında eski tasarımların
ipuçları rahatlıkla gözlenebilir.
Alevi felsefesi, Tanrı-doğa-insan ilişkisini: Tanrı’dan
çıkıp yeniden Tanrı’ya dönen bir çevrim üzerinde açıklar.
Tanrı’nın kendi özünden fışkıran, taşan ışığın dönüşümler
geçirerek ve bu yolla kendi kendine yabancılaşarak evrende,
gözle görülebilir biçimler aldığını savunur. Bu bağlamda
Tanrı’nın çocukları olarak algılanan hava, su, toprak ve ateş
somutluk kazanır.
Tanrı kendisini doğal elemente/saf cevhere, yani su, hava,
ateş ve toprağa, koşutunda sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve
yaşlığa taşımakla bir bakıma, “aşkın” varlığını yadsımış olur.
Gizilliğini kendi içinde taşıyan bir önceki konaktan/aşamadan/
basamaktan bir sonraki konağa/aşamaya/basamağa
geçen nesnel süreci, yönlendirmek şöyle dursun, onun nasıl
olduğunu bilmekten bile acizdir. Deyim yerindeyse Tanrı, bir
dünya cahilidir.
Cahili olduğu bu “dünyayı” tanımak/bilmek, kendi “cehaletine”
son vermek için Tanrı, tanrısal özü en çok içeren yani
en çok Tanrı olan insana gereksinim duyar. Genelde insan,
özelde kâmil insan aracılığıyla inançta, geçici görünür gerçekler
dünyası olarak kutsanan, gerçekte ise varlık ve olgu anlamında
maddi özellikler gösteren öğelerden oluşan bir nesnel
süreçten başka bir şey olamayan bu dünyayı tanıma/bilme
olanağına kavuşur.

24
4 Anadolu Aleviliğinin inancında bu dünya geçicidir; bu
dünyada gerçekleştirilemeyen özlemlerin, dileklerin gerçekleştirilmesi
için hayal yoluyla kurgulanan, düşlenen öbür
dünya da geçicidir. Çünkü, aslı geçiciyse izlenimleri de geçici
olmak zorundadır; aslı yokolursa izlenimleri de yok olacaktır.
Kişi terk-i dünya aşamasını yaşama geçirirken, yani kendi ruhunu/
bilincini kendi “beden kimliğinden” ya da doğayı kendi
“nesne kimliklerinden” özgürleştirirken, beden ve nesne kimlikler
ölçü alınarak kurgulanan “öbür dünya” kurgusundan
özgürleşir. Kaldı ki özlemlerin, dileklerin yerine getirilmesi,
haksızlıkların ortadan kaldırılması için “öbür dünya” olarak
algılanan bir “düş” evrenine de gerek yoktur. Cennet yaratılacaksa
bu dünyada yaratılmalıdır. Alevi inancında “öbür dünya”
denilen şey “nesneden” ya da “bedensel olan”dan “sıyrılan”
ve çok ince bir “ışık gücü” olarak algılanan ruhların/canların
oluşturduğu evrendir. Duyulardan çıkan yargılar yanılmalara
yol açtığından “görünen evren”in, ötesinde görünen evren
veri alınarak yaratılan görünmeyen düş evreninin “gerçek”
olduğu sanısını yaratır. Anadolu Aleviliğinde ölmek yoktur:
Ruh, bir bedenden diğer bir bedene taşınmaktadır. Aslında
taşınan ruh, bilinç ya da can olarak algılanan bir “enerji” akışından
başka bir şey değildir. “Hakk’a yürüme bu enerjinin bir
gövdeden başka bir gövdeye geçişidir; bir gövdenin başka bir gövdedeki
enerjiyi alışıdır”. İnsan bu durumdan yararlanmalıdır:
Bir madde olan gövdenin erki, enerjisi “boşalmadan”, onu yeni
bir erkle, enerjiyle daha açık bir anlatımla bilinçle doldurarak
“diriliği” sürdürme olanağını yakalamalıdır.
5 Zâhir ölçü alındığında “beden canın gölgesi”dir; bâtın ölçü
alındığında ise “can bedenin gölgesi”dir. Canın gölgesi beden,
bedenin gölgesi can ise eğer “ölüm” dediğimiz şey “can gölge25
sinin” iptalidir. “Ölüm”, son âşıktır; hiçleştirilerek “kusursuzlaştırılmış”
yaşamın kendisidir ölüm. Hiçliğin gölgesi “yaşam”
olduğuna göre ölüm yaşama âşıktır. Bir şeyi beden ve nesne
kimliğinden “arındırmak”, o kimliği ya da şeyi kusurlarından
da arındırmak anlamına gelir. Demek ki “can”, kusurdan
uzaktır; Canan da kusurdan uzaktır. Ölüm, “doğa olmayan
doğa” anlamında kusursuz candır. Tanrı, kusursuz olarak algılanan
“canların toplamı”dır: Biz O’na “birikmiş can” diyoruz.
Doğa ile “doğa olmayan doğa” nasıl bir ve aynı şey ise yaşam ve
ölüm de bir ve aynı şeydir: Irmak ve denizin bir olması gibi.
İnsan olanaklarını gerçekleştirmeye çalışarak yaşar, öldüğünde
ise bizden sonraya yeni bir yaşam bırakır: Demek
ki insan öldüğünde “doğar” ve bütün bir yaşamı başkalarına
sunar.
6 Alevilikte “bilinç-inanç”, duyu organlarından aldığımız
algılarla ürettiğimiz ve bedenimizin dışına taşıyarak canlı-
cansız doğanın “hafızasına” kaydettiğimiz şeydir. Hakk’a
yürüme durumunda canımızın ve bedenimizin “uzağında”
bulunduğu için “zarar” görmeyen “bilinç-inanç” kaydedildiği
yerlerden “derlenerek” yeni bedenlere taşınır; yeni bedenler
bilince-inanca “katkılar” yaparak kendi dışına taşır, doğanın
“hafızasına” kaydeder. Bu süreç kesintisizlik kazanırsa bilinçinanç
“sonsuza” değin yaşar.
7 Pir-mürşit durumunda bulunan erkek ya da kadın can; bu
kimlikler yoksa orada hazır bulunan herhangi bir can.
8 Alevi kültüründe “gönül gözüyle-can gözüyle görmenin” ikili
bir anlamı vardır: Birincisi, özelde “beden-ten gözü” dışında
kalan diğer duyu organlarımızı, yani kulağımızı, tenimizi,
burnumuzu, dilimizi, genelde tüm vücut organlarımızı “göz”

26
durumuna getirmek ve onlarla görmektir. Örneğin baklavanın
tadını ten gözümüz değil dilimiz görür; çiçeğin kokusunu
ten gözümüz değil burnumuz görür. Hakk’a yürüme durumunda
“beden-ten gözümüz” ile birlikte bu “gözlerimiz” de
kapanır-görmez olur. İkincisi, yaşarken bedenimizin dışına
taşıyıp canlı-cansız doğanın hafızasına kaydettiğimiz bilincimiz-
inancımız “göz olup görür”; bizi izler-bize tanıklık eder.
İşte Hakk’a yürümekle “kapanmayan-açık kalan göz” budur.
9 Yol doğumunda “baba” pir-mürşit-rehber, yani öğretmendir:
“Ana” ise taliptir-derviştir, yani öğrencidir. Gebe kalan
organ, “gönüldür”. Gönülde büyüyen çocuğu adı “sözdür ya
da harftir”. Söz ya da harf “ağızdan doğar”; demek ki ağız, bir
“doğum organıdır”. Doğum gerçekleşir gerçekleşmez, söz ya da
harf “eyleme” geçer: “Ses” olur. İşte bunu gerçekleştirebilirsek
“içimizi dışımıza taşımış”, vahyin bâtıni anlamını yaşamın “yaşama
güçlerine” dönüştürmüş oluruz.
10 Çevremizi sardığı denli bedenimizi de içine alan “doğa”ya
karşı ilişkilerimiz ya doğrudan “gözleme” dayanarak ya da
“dinsel öğretilerde” belletildiği, felsefi tasarımlarda gösterildiği
biçimde oldu. Bu noktada farklı algılanışlar ortaya çıktı:
a) İnsan, kendini doğanın bir parçası kabul etti; karnını
doyurmak ya da kendini korumak için öldürür, yaşar ve
ölürdü; öldüğü zaman kendi bedenini diğer bitki ve canlılara
“yem” olarak sunardı. Bu algılanış, tüm ilksel tasarımlarda
egemendir; doğal olarak “zorunlu” karşıtlara dayanır; iyi olan
kötü, kötü olan iyi olabilir.
b) Bu gelenek sonraları iki açılım gösterdi:
1. İçinde “zararlı bir alan” olduğuna inanılan “doğa” insana
düşman sayıldı; beden doğanın bir parçasıydı ve “ruh”un

27
kimliklendirilmiş biçimi olarak algılanan insana o da
düşmandı; “ruh”un ve bedenin, ötesinde doğanın eğilimleri
“karşıt” olarak tasarımlandı; “ruh”un eğilimleri “iyi”,
bedenin eğilimleri “kötü” idi ve kötü “Şeytan” olarak algılanıp
kimliklendirilerek öne çıkarıldı. Bu açılım sonraları
tektanrıcı dinsel tasarımlarla yer yer özdeşleşti. Çünkü
doğal olandan, bedenden bir “uzaklaşma”, “sapma” idi.
2. “Doğa” ve doğanın bir parçası olan “beden”, ötesinde “doğanın
aklı” ve “bedenin aklı” hatasız kabul edildi; “doğa” ve
“beden” değişerek/dönüşerek “önsüzden-sonsuza” akıyordu;
bedenin ve doğanın yapısında var olan “karşıtlar”, doğanın
ve bedenin varlığa gelmesi için koşuldu; bu nedenle
“karşıtlardan” birini “iyi”, diğerini “kötü” olarak tanımlamak
yanlıştı. Hatayı, “bedenin düşüncesi”nin, doğanın
verdiğinin ötesinde yarattığı “ruh” ya da “bilinçte” aramak
gerekirdi. İyi ve kötü, doğru ve yanlış buradaydı. İnsan
kendini bilmek, yani bedenin ve doğanın “bilgeliyle buluşmak”,
iyiyi ve kötüyü ayırdetmek durumundaydı. Açılımın
mantığı gereği, “ruhlar”da ya da “bilinçler”de var olan
“olumsuz” yan, “kötü” yan Şeytan olarak kimliklendirildi
ve öne çıkarıldı. İlksel tasarımların devamı durumundaki
bu anlayış tektanrıcı dinsel tasarımlara karşı “direnmiş”
bâtıni zeminde yani Alevi-Bektaşi zeminde günümüze
kadar taşınmıştır. Aleviler-Bektaşiler “bedeni ve doğa”yı
felsefelerinde böyle okumak durumundadırlar.
11 Alevilikte “öz”, vahdet-i mevcut anlayışı gereği “doğa olan
özdür”. Deneyüstü ya da doğa olmayan bilinç “kutsal farkındalık”
olarak algılanır. Deneyden “bağımsız” olduğu için “deneyüstü
öz” -”deneyüstü bilinç” ya da “doğa olmayan öz”“doğa
olmayan bilinç” acı çekecek bir içerik değildir; buna karşın, “ta28
nık-bilinçtir”. “Tanık öz” acı çekmez; buna karşın deneysel özdeneysel
bilinç ya da doğa olan öz-doğa olan bilinç acı çeker.
Bu nedenle Anadolu toprağı, “acı çekme sorununa bir çözüm
bulma” amacına yönelmiştir. Vücudun ve algıların “sahibi”
olan deneysel bilinçten ayrı tutulan ve “deneyüstü bilinç” “doğa
olmayan bilinç” olarak tanımlanan “tanık” gerçeklik “metafi -
zik bir hayalet” değildir; tam tersine “doğa olmayan” fi zik bir
“sırdır”. Doğanın ve insanın aklını kullanarak, nesne ve birey
kimliklerinden “soyulmuş” doğa olmayan “doğanın” ayrımına
varılması durumunda ortaya çıkan “özgürlük”, deneyimlenen
somutluğun ve deneyimsel düşüncenin “zincirlerinden” kurtulmuş
özgür olma halini anlatır ki amaçlanan da budur.
12 Alevilikte cenaze törenindeki “yıkama erkânı”, etkilendiği
kimi kaynak kültürlerin izlerini taşır. Örneğin “su tapımı”nın
yaygın olduğu Asya topluluklarında su, hem yüzey kirliliğini
temizleyen hem de insanı günahlarından arındıran “kutsal
sıvı”dır. Günah nedeni kimlik “şeytan” olarak algılandığı
için su, şeytanın “düşmanıdır”; suyun değdiği yerden şeytan
“kaçar”. Aynı durum Zerdüştlükte de vardır: Avesta’nın ilgili
Vendidad bölümlerinde açıklanan, cesetten kötü güçlerin kovulması,
bu yolla ölenin ruhunun temizlenmesi törenine “su”
başa değdirilerek başlanır: Su başın ön kısmına değdiğinde
şeytan, iki kaşın arasına kaçar. Su iki kaşın arasına değdiğinde
şeytan, başın arka kısmına kaçar. Su başın arka kısmına
değdiğinde şeytan, alna kaçar. Alna değdiğinde sağ kulağa;
sağ kulağa değdiğinde sol kulağa; sol kulağa değdiğinde sağ
omza; sağ omza değdiğinde sol omza; sol omza değdiğinde
sağ dirseğe; sağ dirseğe değdiğinde sol dirseğe; sol dirseğe
değdiğinde sağ memeye; sağ memeye değdiğinde sol memeye;
sol memeye değdiğinde sağ tarafa; sağ tarafa değdiğinde sol
tarafa; sol tarafa değdiğinde sağ kalçaya; sağ kalçaya değdi29
ğinde sol kalçaya; sol kalçaya değdiğinde sağ baldıra; sağ baldıra
değdiğinde sol baldıra; sol baldıra değdiğinde sağ dize,
sağ dize değdiğinde sol dize; sol dize değdiğinde sağ ayak
bileğine; sağ ayak bileğine değdiğinde sol ayak bileğine; sol
ayak bileğine değdiğinde sağ ayak tabanına; sağ ayak tabanına
değdiğinde sol ayak tabanına; sol ayak tabanına değdiğinde
sağ ayak başparmağına; sağ ayak başparmağına değdiğinde
sol ayak başparmağına uçar.
Bu aşamada şeytan, temizlenmemiş olan sol ayak başparmağının
ucuna çekilir. Bedeni terketmek istemez; geriye dönüp
topuğu havaya kaldırmaya çalışır. Buna izin vermemek
için sağ ayak başparmağı ile sol ayak başparmağı bastırılır.
Geriye dönemeyen şeytan cesetten ayrılır.
13 Genel kabul gören anlayışa göre biyolojik yaşının son
dönemine ulaşanlar Hakk’a yürüme gömleğini (bâtın gömleğini,
yolculuk gömleğini, ahiret gömleğini, yakasız gömleği,
kefeni) önceden hazır ederler: Erkek için boyuna göre 5
kat, kadın için boyuna göre 7 kat olacak biçimde bez alınır.
Hem başından hem de ayakuçlarından 40 cm kadar geçecek
biçimde ortadan ikiye katlanılmış bez biçilir; ortasından insan
başının geçeceği kadar yuvarlak delik açılır; buradan başı
geçirilerek gömlek gibi bedene giydirilir.
14 Bedenin sarılması için hazırlanan bezlere “sargı, sargı bezi”
ya da “bağlama ipi” adı verilir: Sargılar, 10 cm eninde ve 150
cm boyunda bez parçalarıdır.
15 Sünnilikteki “salavat verme”nin Alevilikteki karşılığı
“anma-anımsama”dır: Sünnilikte Arapça anlamlar olumlanır;
bu bağlamda “salat” dua, “salavat” ise dualar demektir. Alevilikte
Arapça anlamlar olumsuzlanır; bu bağlamda “salat”
30
gülbang (hayırlı), “salavat” gülbanglar (hayırlılar) demektir.
Salat, Sünni zeminde “namaz”, Alevi zeminde ise anma biçiminde
kurallandı. Bu nedenle Alevi inanç uygulamasında salat
“namaz” anlamında, salavat da peygamberin “resullüğünü”
kutsama anlamlarında kullanılmaz. Tam tersine Muhammet
ve Oniki İmamlar anılarak-anımsanarak kutsanır. Bu nedenle
herhangi bir “düvazimam” okunarak erkân yerine getirilir.
16 Camilerde namaz kılınırken üstüne tabutun konulduğu,
Kıble doğrultusuna uyarlanmış, yüksekçe, masayı andıran
“musalla taşı”, tektanrıcı dinlerin tanımladığı anlamıyla bir
“kıble topluluğu” olmayan Alevilerce kutsanmaması gerekir.
Bunun yerine “helallik meydanı”nda, helallik erkânı sırasında
üzerine Tanrı’ya, bu anlamda Doğa’ya sunulan “sungu” anlamında
tabutun konulduğu, Kerbelâ yönüne uyarlanmış, yüksekçe,
masayı andıran “sunak taşı” olumlanır.
17 Hakk’a yürüyen her canın cenazesi için bir “cenaze niyazı”
yapılır. Niyaz ayakta, dört tekbir getirilerek gerçekleştirilir.
18 Alevi inanç uygulamasında tekbir “Hak-Muhammet-
Ali”dir: Ne yazık ki tarihsel sürecinde devlet baskısı ya da
toplumsal baskı sonucu Ortodoks İslamiyet’in, yani Sünniliğin
“Allahu Ekber!”, biçimindeki tekbiri Alevi inanç uygulamasına
taşınmıştır. Haldeki Alevi inanç uygulamasında
“ilerici-demokrat” geçinen kimi dedelerce ötesinde örgütlerce
benimsenmesi acıdır.

31
Seçilmiş Kaynakça
Esat Korkmaz, “Cenaze Erkânı”; Hacı Bektaş Veli Anadolu
Kültür Vakfı tarafından 2–3 Nisan 2005
tarihinde düzenlenen “Alevilikte Cem, Cenaze,
Kurban” konulu sempozyuma sunulan bildiri;
Serçeşme Dergisi; Sayı: 10; İstanbul, 2005.
Esat Korkmaz, Eski Türk İnançları ve Şamanizm Terimleri
Sözlüğü, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İkinci Baskı,
İstanbul, 2007.
Esat Korkmaz, Zerdüştlük Terimleri Sözlüğü; Anahtar
Kitaplar Yayınevi; İstanbul, 2003.
Haşim Kutlu, “Hakk’a Yürüyen Can İçin Erkân”, Serçeşme
Dergisi, Sayı: 20, 21, 22, 23 ve 24; İstanbul, 2006.
Kemal Soyer, “Hakk’a Yürütme Töreni”, Serçeşme Dergisi,
Sayı: 36; İstanbul, 2007
Rıza Yetişen, Tahtacı Aşiretleri/Adet-Gelenek ve Görenekleri;
Memleket Matbaacılık; İzmir, 1986.

Son Güncelleme ( Cuma, 24 Ekim 2008 08:08 )
 

Değerli üyemiz Esat Korkmaz Cumartesi, 19 Temmuz 2008 tarihinden beri bizimle beraber.

İletişim e-postası: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Diğer Yazılarını Göster

Alevi Gündem, Powered by Joomla!; Joomla templates by SG web hosting