Burada verilen cenaze erkânı, Alevi tasavvufunun özgün içeriği ölçü alınarakamacımız durumunda bulunan “ortak inanç uygulaması”nıyaratmak için yazıldı.Yazdığımız “ortak inanç uygulaması” ileçelişki oluşturmayan şu ya da bu bölgedeki-köydeki-yöredeki“ayrıntı” durumundaki “farklı” uygulamalar, bir “zenginlik” olarak algılanmalı,yaşaması için çaba harcanmalıdır.
Alevilikte Cenaze Erkânı Burada verilen cenaze erkânı, Alevi tasavvufunun özgün içeriği ölçü alınarak amacımız durumunda bulunan “ortak inanç uygulaması”nı yaratmak için yazıldı. Yazdığımız “ortak inanç uygulaması” ile çelişki oluşturmayan şu ya da bu bölgedeki-köydeki-yöredeki “ayrıntı” durumundaki “farklı” uygulamalar, bir “zenginlik” olarak algılanmalı, yaşaması için çaba harcanmalıdır. Aleviler bugün kendi felsefelerine-inançlarına ve yaşama anlayışlarına “özgü” biçimde kendi cenazelerini kaldıramıyorlar. Açık söylemek gerekirse cemevlerinde yapılan cenaze törenleri kimi kez camilerde yapılan cenaze törenlerinden “içerik” olarak daha gerici. Çünkü Sünniliğin “aşkın inanç uygulaması”ndan “ödünç” alınan “ritüeller” Alevilerce kendi geçmiş yapısının bir parçası olarak algılanıyor artık. Bu nedenle “iyi niyet”le de yapılsa camilerdeki cenaze töreni “taklit” edilmek durumunda kalınıyor. Camilerde, aşkın bir mitolojinin, yani metafi zik bir tanrının dünya görüşünün uygulanması anlamında cenaze törenleri yapılmakta4 dır. Alevilik “aşkın”1 bir mitoloji değildir, yani varlık-ötesi bir tanrının dünya görüşüne dayanmaz, tam tersine “insanın ve doğanın aklına”2 dayanır. Eğer Aleviler kendilerini “aşkın” bir mitolojiyle anlatmaya başlarlarsa Sünni kesimde sürdürülen 1400 yıllık bir geleneğin terimlerine ya da kavramlarına “sığınmak” zorunda kalırlar. Bize taşınan Alevilik ağırlıklı olarak sözeldir; dededen toruna, babadan oğula ya da kıza anlatılarak taşınmıştır. Bu taşınma bir yanıyla “törenler”le gerçekleştirilir; törenlerle Alevilik “içselleştirilir”; içselleştirilerek “toplumsallaştırılır”. Yakın zamana değin törenlerin bir kısmı gizli, bir kısmı da açık olarak yapılıyordu. Sünnilik kaynaklı olumsuz etkilenme özellikle “açık törenleri yabancılaştırmış” ve Alevi inanç uygulamasının özgün içeriğini “tersine dönüşüme” uğratmıştır. Cenaze erkânı, “tersine dönüşüme” uğrayan törenlerin başında yer alır. Bu törenleri özgün içeriğine kavuşturamazsak çok değil yakın gelecekte Ortodoks İslamiyet karşısında Alevi felsefesini/ inancını-öğretisini ve yaşama biçimini “yalnız” bırakmış olacağız. Köktendincilik lehine Aleviliği “kurban” edeceğiz. Ölmeden evvel ölmek ya da yaşarken dirilmek temel diyalektiğiyle yaşama geçecek olan Aleviliği, yaşama olanağı vermeden “boğacağız”. Böylesi bir duruma taşındığımızda, Aleviliğin “anayasası” olarak tanımlayabileceğimiz “varoluş” tasarımı,3 ortodoks inancın yaradılış tasarımına ve öldükten sonra dirilmek biçiminde kemikleştirilen “mahşer”4 tasarımına dönüşmüş olacaktır. Bu nedenle Alevilikte “en fazla kirlenen” tören durumunda bulunan “Cenaze Erkânını”, felsefenin-inancın ve öğretinin özgün içeriğini ölçü alarak yeniden yazmayı “denedik”. Öneri metnin tartışılması, tartışılarak zenginleştirilmesi ve yaşama geçirilmesi dileğimdir. 5 Hakk’a Yürüme5 ALEVİ öğretisinde “canın bedeni terk etmesine”, Hakk’a yürüme adı verilir: Bâtıni tasavvuf felsefesinde “Tanrı” anlamında “Canan”, hem “eril”dir hem de “dişil”. Eyleme geçerek Canan’dan ayrılan eril ilke “baba”, dişil ilke “ana” olur: Baba ile ana çiftleşir; “toprak” anlamında “beden” ortaya çıkar. Hakk’a yürüme durumunda “sonsuz gerçekliği anlatmak” için beden “toprağa”, can “Canan’a” koşar. Cenaze erkânı bir yönüyle bedeni toprağa, canı Canan’a “uğurlama” erkânıdır. Alevilik, “yol doğumu” ile başlayan “marifet” temelli bir “eğitim” sürecinde kazanılan bâtıni bir kültürdür. “Yol’da”, eril ilkenin simgesel kimliği “pir-mürşit” ya da “rehber”dir; dişil ilkenin simgesel kimliği ise “taliptir-öğrencidir”: Mürşitten talibe bilgi akışı olduğunda talibin gönlü “gebe” kalır. Simgesel anlamda dokuz ay on gün sonra gebe kalan gönülden “ağız” yoluyla “doğum” gerçekleşir: Çocuğun adı “bilinç-inançtır”. Hakk’a yürüme durumunda, yani beden toprağa, can Canan’a döndüğünde “bilinç ve inanç” ortada kalır.6 Cenaze erkânı diğer yönüyle “ortada kalan” bu bilince-inanca “sahip çıkma” ya da bizim onunla onun bizimle “ikrarlaşması” erkânıdır. Alevilik inanç uygulamasında Hakk’a yürüyen canın bilincine-inancına sahip çıkma “yaşam bilgeliği peşinde koşma”
6 olarak algılandığına göre cenaze erkânı bir başka anlatımla “yaşam bilgesi” olma koşullarının anımsatılması erkânıdır. Felsefi yükümlülük gereği Hakk’a yürüyen canın “hal diliyle” bize seslenmesini dinleme ve söylediklerini yapma konusunda “ikrar verme” erkânıdır. Gözlerin Sırlanması Son nefes verildiğinde-can bedeni terk ettiğinde genellikle gözler “açık” kalır: Böylesi bir durumda Hakk’a yürüyenin başında bulunan can;7 “Gerçeğe Hû!”, diyerek “sessizlik çağrısı”nda bulunur. Ardından “kendine dokunmak” için sağ elini göğüste “pençe yapar” ve “Bismişah Allah Allah!”, diyerek sol eliyle Hakk’a yürüyenin “beden gözünü” kapatır. Bu eylemi gerçekleştirirken şu “gülbangı” okur: “Bismişah. Allah Allah! Sırladığım Hakk’a yürüyen canımızın beden gözüdür-ten gözüdür. Onun can gözü-gönül gözü şu an açıktır.8 Bizi izlemekte, bize tanıklık etmektedir. Bulunduğumuz-gezdiğimiz yerler onun ışığıyla aydınlansın. İkrar verdiğimiz-el aldığımız Hızır gözcümüz olsun. Meydan pirlerimiz Hallac-ı Mansur, Fazlullah Hurûfi , Nesimi ve Hz. Hüseyin ölçümüz olsun. Allah Eyvallah! Gerçeğe Hû!” Çenelerin Birlenmesi - Ağzın Sırlanması Gözlerin “sırlanmasından” sonra çeneler, kullanılmamış “beyaz” bir bezle bağlanıp “birlenir”: Bâtıni tasavvuf kültüründe
7 “ağız”,9 “yol doğumunun” gerçekleştiği bir organdır. Hakk’a yürüme durumunda bu organ “işlevsiz” hale geldiği için “çenelerin birlenmesi yoluyla sırlanır”. Sırlama hizmetini yürüten can aşağıdaki “gülbangı” okur: “Bismişah Allah Allah! Doğan doğuran, esirgeyen bağışlayan ya Hak; senden geldik sana gideriz. Bu canın canı, bedenini terk etti: Didar-ı Hakk’ı görmek için yol hazırlığındadır. Yol hazırlığına sen yardım et ya Şah-ı Merdan; dâr’ında rehber ol ya Mansur, ya Fazlı, ya Nesimi, ya Hüseyin; yoldaş ol-haldaş ol ya Hızır. Allah Eyvallah! Gerçeğe Hû!” Bedenin Birlenmesi10 Hizmet sahibi pir bir taraftan gülbangını okurken diğer taraftan Hakk’a yürüyen canın üzerindeki giysileri çıkartır; giysiler, kimi bölgelerde mezara konur ya da üzerine giydirilir: Sonra yere serilen yastıksız “son yolculuk döşeği”nin(rahat döşeği-Hak döşeği) üzerine “doğrulup kalktığında Kerbelâ ile yüz yüze gelecek biçimde” yerleştirilir. Ve ardından “Hak-Muhammet- Ali”, denilerek “bedenin birlenmesi”ne geçilir: Önce Hakk’a yürüyen canın bedeninin dâr duruşu alması sağlanır. Bunun için erkek ise eller göbek hizasında, kadın ise eller göğüs hizasında birlenir. Sonra ayak tarafına geçilir; ayaklar, başparmaklarından bir bez ile birbirine bağlanarak “mühürlenir”. Masumiyetin simgesi olan “kefen bezi”, bedenin başını ve ayaklarını kapatacak biçimde örtülür: Hakk’a yürüyen can yetişkin ise “yol”a bağlılığı belirten “ikrar kemeri”; ikrar ver8 memiş genç bir can ise “kırmızı bir kuşak” başucuna konur. Canın güdümünden çıkan bedenin, yapısında oluşan gazları ortama salması durumunda belirecek olumsuz kokuları “maskelemek” üzere “tütsü” yapılması gelenektendir. Delili uyandıracak hizmetli meydan alır ve Hakk’a yürüyen canın başucuna çerağ tahtını(sehpa) yerleştirir: Çerağ tahtına koyduğu üç mumu, “Hak-Muhammet-Ali”, diyerek uyandırır. Böylece “tanık bilinç”11 anlamında Tanrı, son yolculuğuna çıkarak “devriyeye” katılacak olan canın huzuruna çağrılır. Yıkama Erkânı12 Yıkama erkânında hizmet sahibi pir-mürşit-rehber ya da pirana, mürşit-ana, rehber- anadır: Hakk’a yürüyen canın erkek ya da kadın olmasına göre kadın ya da erkek iki hizmetli de yardımcı olur. Eğer pir-mürşit-rehber ya da pir-ana, mürşitana, rehber-ana yoksa musahipli kadın ya da erkek bu hizmeti yürütebilir. Musahipli de bulunmuyorsa bu hizmeti, yetişkin ve kendini hazır hisseden kadın ya da erkek herhangi bir yol canı yerine getirebilir. Ayrıca eşler ve kardeşler birbiri için bu hizmeti yürütebilirler. Hizmete başlamadan önce ılık su, kullanılamamış sabun ile üç adet sünger ve üç çift eldiven hazırlanır. Birisi hizmet sahibi pir, diğer ikisi hizmet sahibine yardım eden hizmetliler için olmak üzere üç adet “ağız-burun maskesi” ya da “ağız-burun bezi” hazır bulundurulur. Sonra hizmet sahibi pir ve yardımcıları bedenin, yıkanmak üzere teneşire taşınma işlemine geçerler Teneşir bir bakıma “canın terk ettiği bedenin doğaya lokma olarak sunulmadan
9 önce yatırıldığı bir kucak” olarak algılanır. Beden, “rahat ettirildiği” mekândan alınmadan önce üzerindeki örtüler “Bismişah! Ya Hızır!”, yardım-çağrı sözünün eşliğinde yöntemine uygun biçimde kaldırılır: Üzerinden kaldırılan örtüler “elden ele taşınmaz”; tam tersine örtüyü ilk kaldıran hizmetli onu yere bırakır; alacak olan onu yerden alır. Üzerinden örtüleri alınan beden eğer kadın ise göğüsleri, erkek ise göbek ile dizkapağı arasını kapatacak biçimde kefenden kesilen parça bezle kapatılır. Daha sonra başından, göbek hizasından ve ayakuçlarından tutarak kaldırılır: Bu sırada “Bismişah! Ya Hızır!”, yardım-çağrı çekilir. Teneşire konmadan önce yere indirilir; ardından yine “Bismişah! Ya Hızır!”, yardım-çağrı eşliğinde kaldırılıp teneşire konur. Hizmet sahibi pir sağ başucuna, hizmetliler ise bedenin sol yanına geçerler ve dâr’a dururlar. Hizmet sahibi pir düşük sesle şu gülbangı verir: “Bismişah Allah Allah! (…) kızı ya da oğlu (…) Hakk’ın rızası için bedenini yıkamaya niyet ettik. Biz ondan razı olduk; Hak da razı olsun. Gerçeğe Hû!”. Gülbank okunduktan sonra yıkama işlemine geçilir: Hizmetlilerinin yardımıyla hizmet sahibi pir bedeni başından ve omzundan tutar; bedenin üst bölümüne oturmaya yakın bir duruş verir. Bağırsaklardaki gaz ve dışkının çıkmasını sağlamak üzere karın boşluğunu yukarıdan aşağıya doğru üç kez sıvazlar. Ön ve arka kısım sabunla yıkanır; bir parça pamukla dışkı yeri kapatılır. Eldiven ve sünger değiştirilir. Ardından ıslak bir bezle ağız-içi, burun-delikleri ve kulak-içi temizlenir; dudaklar ile burun deliklerinden ve kulaklardan üçer kez su akıtılarak bu organlar temizlenir. Baştan başlanarak sırasıyla bedenin arka tarafına, ön tarafına, sol koluna, sağ koluna, sol bacağına sağ bacağına, sol ayağına sağ ayağına sabun sürü10 lüp ovulur; bunu söz konusu organlara üç kez su dökülerek gerçekleştirilen arındırma işlemi izler. Bolca su döküldükten sonra yıkama hizmetinin sırlanmasına geçilir. “Bismişah! Allah Allah!”, diyerek iki kaşın arasından başa üç kez su dökülür: Sağ ve sol başparmaklarla alnın ortasından başlanıp sağ ve sol yan sıvazlanır. Ardından sol baş omuzdan bele değin bedenin sol tarafına üç kez; aynı şekilde bedenin sağ tarafına üç kez su dökülür ve beden önden arkaya doğru sıvazlanır. Bundan sonra önce sol bacak, ardından sağ bacak bileklere değin; önce sol ardından sağ ayak üçer kez su dökülerek sıvazlanır. Sonunda baştan ayağa üç kez su dökülür ve her defasında “Hak-Muhammet-Ali” denir. Kullanılmamış iki havlu getirilir birisiyle başını-yüzünü ve belden yukarısı, diğeriyle belden aşağısı iyice ovulur ve kurulanır. Daha sonra “Arılık duruluk suyu olsun!”, denilerek ayakucuna denk gelen teneşir üzerine üç damla su(teneşir suyu) dökülür. Böylece yıkama hizmeti “sırlanmış” olur. Hizmet sahibi pir bir sırlama gülbangı okur: “Bismişah! Allah Allah! Tanrı’nın çocukları olan hava, su, toprak ve ateşten varlığa geldin; önce can idin sonra beden oldun. Derken yol’da Hak kapısı olarak algılanan ağızdan doğdun: Dil oldun, tel oldun, söz oldun, harf oldun. Sese dönüşüp canlı-cansız her şeye sızdın; toprak donuna büründün, ateş donuna büründün, su donuna büründün, hava donuna büründün; devriye oldun miracını tamamlamak için koştun durdun. Yolun açık, mekânın nur olsun. Hak-Muhammet-Ali yolunu aydınlatsın. Mansur dâr’ın olsun; Fazlullah, Nesimi ve Hz Hüseyin şahidin olsun. Pir Sultan Abdal didarın olsun!
11 Her hizmetin görüldü: Bizden yana helali hoş olsun. Bu meydan senden razı oldu, Hak da senden razı olsun. Dil bizden, şefaat Hak’tan olsun! Gerçeğe Hû!” Sırlama hizmetinin tamamlanmasından sonra önce eller, ardından ayak başparmakları birlenir ve kefenleme işlemine geçilir: Kefenleme Erkânı Yıkama hizmetinin sırlanmasından sonra “Hakk’a yürüme gömleği” (bâtın gömleği, yolculuk gömleği, ahiret gömleği, yakasız gömlek, kefen)13 bedene giydirilir. Ardından “eteklik” adını alan başını ve ayakuçlarını 40 cm geçecek boyutta biçilen iki ayrı bez katından oluşan parçalar ile beden tümüyle örtülür. Sırlanan bedenin tabuta konulması ya da mezara indirilmesi sırasında bozulmaması için önceden hazırlanıp ayaklarına, beline ve boynuna gelecek biçimde yerleştirilen “sargı bezleri” (bağlama ipleri)14 yöntemine göre düğümlenir. Sırlanan beden bu sargı bezlerinin üzerine sırtüstü yatırılır. Eğer tabut hazır ise ya da tercih edilmesi durumunda bu işlemler tabutun içerisinde yapılır. Hak-Muhammet-Ali adına sargı bezlerinden birincisi omuz, ikincisi bel, üçüncüsü ise ayak bilekleri hizasında düğümlenir. Bu düğümler(bağlar), beden toprağa verildiğinde çözülür. Belirtmek gerekir ki erkek kefeni üç parçadan(Hakk’a yürüme gömleği, eteklik ve sargı), buna karşın kadın kefeni beş parçadan(Hakk’a yürüme gömleği, eteklik, sargı, baş bezi, göğüs bezi) oluşur. Göğüs bezi ile baş bezi, bezden uygun ölçülerde kesilen parçalardır. Böylece “kefenleme erkânı” sırlanmış olur.
12 Hizmet sahibi pirin edep-erkân demesiyle tabut baş, bel ve ayakuçları hizasından üç çift insan tarafından sağlısollu tutularak “Bismişah! Allah Allah!”, sözlerinin eşliğinde omuzlanır. Bulunduğu kapalı mekândan çıkarılmadan önce dışarıda bekleyen canlar, eşik ağzından başlayarak ortası yol olacak biçimde sağlı-sollu saf tutarlar: Tabutun önünde yürüyen hizmet sahibi pir saf tutan canlara, “Gerçekler aşkına! Hak yolculuğuna çıkan (…) can için edep-erkân!”, der. Saf tutan canlar, “Gerçekler aşkına Allah Allah!”, diye karşılık verir. Tabut önlerine geldiğinde her can ellerini tabuta dokundurur; kalpdudak yaparak “veda niyazı”nı gerçekleştirir. Ardından tabut diğer hizmetlerin görülmesi için meydandaki “sunak taşı”na (musalla taşı) konur. Bu sırada; “Hak-Muhammet-Ali bu cana don değiştirip yeniden aramıza dönmeyi nasip eylesin. Hakk’ın huzurunda Ehlibeyt adına, Sırr-ı Nebi pirimiz üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli demine-devranına ‘Hû!’, diyelim ve analım candan”,15 denir. Ve “anma” anlamında bir düvazimam (düvazdehimam) okunur: Muhammet Ali’yi candan sevenler Yorulup yollarda kalmaz inşallah İmam Hasan’ın yüzünü görenler Şah Hüseyin’den mahrum kalmaz inşallah Zeyenelabidin’den bir dolu içtim Muhammet Bakır’dan kaymadım coştum İmam Cafer’e vardım ulaştım Bundan özge yollara sapmaz inşallah Musa-i Kâzım’dan gelen erenler Can baş feda edip cemler görenler İmam Rıza’ya ağı verenler Divanda şefaat bulmaz inşallah
13 Bir gün olur okuturlar defteri Şah olanın belindedir teberi Uyanırsa Taki, Naki, Askeri Açılan güllerimiz solmaz inşallah Şah Hatayi’m bu iş bizi bitire Özü kata gör ulu katara Mehdi şavkları şu cihanı tutara Şah oğluna sitem olmaz inşallah Helallik Meydanı Hakk’a yürüyen can sunak taşının16 üzerine ayağa kalkıp doğrulduğunda Kerbelâ ile yüz yüze gelecek biçimde yerleştirilir. Tabut sunağa indirildikten sonra hizmet sahibi pir sunak taşının baş tarafına, varsa musahibi ve diğer yakınları sol baş tarafına geçerler; erkâna katılan topluluk sunağın çevresinde halka oluşturacak biçimde saf tutarlar. Pir, Hakk’a yürüyen canın “son mihmanlığını” canlandırmak üzere Hatayi’den bir düvazimam okur: Çok cevir eyleme aziz sultanım Bugün ben mihmanım canlar içinde Sakın incitmeyesin cananım Bugün ben mihmanım canlar içinde Evliyalar katarına dizildim Kırklar ile bile oldum ezildim On İki İmam defterine yazıldım Bugün ben mihmanım canlar içinde
14 İmam Hasan’dan gördüm ben bir nişan Şah Hüseyin oldu gözüme gülşan Zeynelabidin’den aklım perişan Bugün ben mihmanım canlar içinde İmam Bakır’dan da bir nişan gördüm Hazreti Cafer Sadık idi virdim Muhabbete beli, meydana girdim Bugün ben mihmanım canlar içinde İmam Rıza’ya verdim bir selam Taki’ye, Nakiye eylerdim divan Musa-i Kâzım’dır dilimde kelâm Bugün ben mihmanım canlar içinde Askeri Mehdi âlemin serveri Gül gibi kokar Muhammed’in teri Erenler vermezler gizlidir sırrı Bugün ben mihmanım canlar içinde Şah Hatayi’m tanıyalım biz de Gamber Ali’den getirir de meze Can bir emanettir kulağım seste Bugün ben mihmanım canlar içinde Daha sonra hizmet sahibi pir helallik hayırlısını verir: “Bismişah... Sevgili canlar, Hakk’a yürüyen bu canı nasıl bilirdiniz?”, der. Tören meydanında toplanmış olan canlar; “İyi bilirdik. Ruhu yeni bedenler bulsun; dondan dona taşınsın!”, diye karşılık verirler. Dede bu kez; “Yapısındaki olanaklardan varlığa geldiğimiz Hak da sizlerden razı olsun”, der. Ve “Ey canlar! Hakk’a yürüyen bu yol eri, sizin içinizde yedi, içti; kondu, göçtü; sizlerle birlikte 15 yaşadı, kim bilir belki hak yedi. Hakk’a yürüyen bu canın üzerinde maddi ya da manevi bir hakkınız olabilir; varsa helal ediyor musunuz?”, diye sorar. Meydan erenleri; “Hakkımız varsa helal ediyoruz. Hak- Muhammet-Ali yardımcısı olsun. Ruhu yalnız kalmasın, mekânı yeni bedenler olsun.”, diye yanıt verirler. Pir helallik sorusunu üç kez yineler; cem erenleri bunu üç kez yanıtlar. Helalliği aldıktan sonra pir şu gülbangı okur: “Yüce Tanrım, can kıblesine döndük sana yakarıyoruz. Hakk’a yürüyen can senin âşığındır; Sen Canan’sın, o can. Şimdi canı, bedenini terk etti; bedeni toprağa dönecek, canı ise sana. Aklı ortada kaldı: Canan’ım, özün eyleme geçsin, yeni bedenler oluşsun ya da yeni bedenler ölmeden evvel ölsün ya da yaşarken dirilsin, Hakk’a yürüyen canımızın canına can olsun, aklına akıl; dondan dona yürüyelim; sızıntılarını toplayalım canlı-cansız her şeyden. Sızıntılardan derecikler, dereciklerden ırmaklar, ırmaklardan denizler oluşturalım. Atalarımızla, pirlerimizle, mürşitlerimizle buluşalım. Buluşalım ki onun kötülüklerini silebilelim, iyiliklerini çoğaltabilelim. Yaşamın, ölümün saklayamayacağı bir sırrı vardır: bu; sırra ermek için canımızı dünyasal bağlarından kurtaralım. Dünyasal bağlardan kesin kurtuluş olduğu için ölüm sır saklayamaz. Hakk’a yürüyen canımızın açıkta kalan sırrına, canımızı maddenin denetimi dışına taşıyarak ulaşalım. Ulaşalım ki sırrımız düşmanlarımızın eline geçmesin. Pir Ali, mürşit Muhammet ve Ehlibeyt yüzü suyu hürmetine Üçler, Beşler, Yediler, Onikiler, Ondörtler, Onyediler
16 ve Kırklar bize yardımcı olsun, yol göstersin. Hakk’a yürüyen canımızın arkasından yaptığımız bu helallik töreni gönül defterine kayıt edilsin, silinmesin hatırlansın. Gerçeğe Hû!”. Hayırlının okunmasından sonra “Helallik Meydanı” erkânı tamamlanır. Cenaze Meydanı Daha sonra cenaze meydanı açılır: Hizmet sahibi pir; önce açılan cenaze meydanında “cenaze niyazı”nın nasıl yapılacağını açıklar.17 Daha sonra; “Hak-Muhammet-Ali”, diyerek tekbir18 getirir: Meydan erenleri, “sunak taşı”ndaki(musalla taşı) canın ayağa kalkması durumunda onunla yüz yüze gelecek biçimde bir düzen alır ve ayaklar mühürlenmiş, kollar göğüste çapraz, baş öne eğik olarak gerçekleştirilen “dâr duruşu”na geçer. Bu sırada cenaze niyazı için “niyet” edilir: “Bismişah... Hakk’a yürüyen can için Yüce Tanrım durdum sana duaya; uydum Üçler, Beşler, Yediler, Onyediler, Kırklar ve Oniki İmam’a.” Ardından hizmet sahibi pir; “Yüce Tanrım, Can kıblesine döndük, düşündük seni keşfettik. Var olan olduğu için bir var edenin bulunduğunu, var olanların varlığının senin varlığını kanıtladığını öğrendik. Muhtacız sana Tanrım, aklına muhtacız. Bizi aklından mahrum etme. Yalnız senin aklını izler, sana
17 taparız. Bağışla bizi Tanrım; sana yürüyen, sana uçan canını bağışla.” Hizmet sahibi pir, “Hak-Muhammet-Ali” diyerek ikinci tekbiri getirdikten sonra şöyle seslenir: “Bismişah... Hakikat abdestini aldık eyvallah. Günahımız sevabımız boynumuzda niyaza geldik. Şah medet mürvet ya Cananım, dâr’ına niyaza geldik. Ezelden seyrettik biz bu âlemi; Güneş doğmadan, Ay doğmadan, Ay’dan, Gün’den ezelden. Bu mülke biz taa ezelden gelmiş-gitmiş idik. Günahlarımızı sevaplarımızı bir mizanda tartmış idik. Binbir handa yatmış idik. Konağımız ışık, handan ezelden. Cananı gördük hoş olduk; özümüzü tanıdık yol olduk. Ana rahmine düştük kızıl kan olduk, kandan ezelden. Canımız acıktı geleceğe koştuk; çabalarımızı mihman ede ede, düşlerimizi bir kura bir kıra bugünlere geldik. Kalbimizi hızlandırıp iç ısımızı yükselttiğimizde gönül suyumuzu buharlaştırdık: Yeri geldi güdemedik, bulut olduk, vadileri, dağları-tepeleri aştık. Sonra rüzgârla buluştuk ‘gebe’ kalıp ağırlaştık başladık süzülmeye, damla damla düşmeye yaprakların-çiçeklerin üzerine: İşte böyle böyle kendimize döndük… Şah medet Mürvet Cananım, Hakk’a yürüyen canımızın yeni bedenler edinmesini, beden edinme gailesi içinde unuttuğu geçmişini anımsamasını, anımsayarak hapishanesinin zincirlerini kırmasını, yeni bedenlerde özgürce dolaşarak ölümsüzlük kazanmasını niyaza geldik.Niyazımız Hak katına taşınsan, Hak niyazımızı kabul etsin. Hû gerçeğe” 18 Hizmet sahibi pir, “Hak-Muhammet-Ali” diyerek üçüncü tekbiri alır ve; “Bu can Hakk’a yürüdü; hisseden doğanın bir temsilcisi olarak yaşarken kendi ölümsüzlüğünü yakaladı. Bu nedenle ölümsüz doğanın bir parçası oldu. Bedeninin bilgeliğiyle buluşmanın verdiği güçle sonsuz devinimli ve yanılgısız doğanın aklıyla, yani Tanrı’yla buluştu. Ölümün olmadığı doğada Hakk’a yürüdükten sonra yeniden dirildi. Rahat uyu; senin canına, aklına beden olacağız. Binlerce bedene taşıyacağız canını, aklını, inancını. Sen yaşarken kendi bedeninde binlerce kez ölmedin mi? Binlerce kez dirilmedin mi? sevgili can; şimdi başkalarının bedeninde dirileceksin; canlı-cansız her şeye sızacaksın ve sonsuza kadar yaşayacaksın. Gerçeğe Hû” Hizmet sahibi pir, “Hak-Muhammet-Ali” diyerek son kez tekbir getirdikten sonra şöyle seslenir: Canlar bir de Hakk’a yürüyen canımıza söz verelim; O hal diliyle konuşsun, biz dinleyelim: “Tenim sunak taşında, canım ruhlar âleminde. Zâhir âlemde-can gölgemde bir ömür sürdüm; yedim-içtim; kondum- göçtüm. Bâtınımdan gelen seslere ilgisiz kalmadım. Doğa çağırdı, Tanrıma koştum. Belki kiminizi üzdüm, belki kiminizin hakkını yedim. Yaptımsa bütün bunları bilmeyerek yaptım; bilmemek benim kusurlarımı ortadan kaldırmaz. İşte hepinizin huzurundayım: Hepimiz için geçerli yasa; Hak’tan geldik Hakk’a gideceğiz. Haklarınızı helal edin. Bunu niyaza geldim. Yaşam gelip geçicidir. 19 Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin; ‘Benim üç iyi dostum vardır: Ben ölünce birisi evde kalır, birisi yolda kalır, birisi benimle birlikte gelir. Evde kalan malımdır, yolda kalan ailem ve yakınlarımdır, benimle birlikte gelen ise iyiliklerimdir’ sözlerini unutmayın. Beni bedensiz bırakmayın, bana acı çektirmeyin. Sırrımız ortada kalıp ‘utancından’ kıvranmasın. Allah Eyvallah! Gerçeğe Hû!” Daha sonra hizmet sahibi pir sözlerini şöyle sürdürür: “Sevgili canlar, Hakk’a yürüyen bu canımızı dinledik, onu bedensiz bırakmayalım. Bu canımıza beden olamazsak, bedensiz olarak aramızda dolaşır, beden bulmak için kıvranır durur. Ona bu acıyı çektirmeyelim. Soruyorum sizlere; ‘-Bu cana beden olmak istiyor musunuz?’” Meydan erenleri, “Allah Eyvallah!”, der. Pir bu soruyu üç kez yineler, cenaze meydanındaki canlar üç kez yanıtlar. Pir, töreni şöyle bağlar: “Hak da sizden hoşnut olsun. Bu törenimiz, bu törendeki sözlerimiz, gönül defterine kayıt edilsin. Hatırlansın, unutulmasın. Gerçeğe Hû!” Mezarlık Erkânı Mezarlıklarda Aleviler için Kerbelâ yönlü sunak taşı konulmadığı için Hakk’a yürüyen can mezarın yanında uygun bir yere, ayağa kalktığında Kerbelâ ile yüz yüze gelecek biçimde indirilir. Törene katılan canlar, halka oluşturarak saf tutarlar.
20 Hizmet sahibi pir bir “veda konuşması” yapar: Ana adı öne çıkarılarak Hakk’a yürüyen canı saf tutanlara tanıtır; yaşamını kısaca özetler; dâr’dan indirme erkânından söz ederek veda konuşmasını bağlar. Gerek duyarsa duygularını belirtmek üzere kimi canlara söz verir. Ardından zâkirler hizmet sahibi pirden “el alarak” meydana geçerler; Hakk’a yürüyen canın ayakucunda dâr’a durarak hizmete başlarlar. Zâkirler üç düvaz bir nefes okur. Daha sonra tercihen musahipli canlardan iki çift “veda dansı” anlamında bir semah döner. Bu hizmetlerin yerine getirilmesiyle “mezarlıkların üzerinde dans eden yaşam” ile bağlantı kurulmaya çalışılır. Tabutun altından geçirilmek koşuluyla baştan, ortadan ve ayak tarafından olmak üzere üç adet uzun iple üç çift hizmetli Hakk’a yürüyen canı, Kerbelâ yönlü kazılan mezara indirir. Tabut mezara indirildiğinde hizmet sahibi pir tarafından “helallik meydanı”ndan ya da Hakk’a yürüyen canın evinden alınan ve çıkın edilen “rızalık toprağı” Hakk’a yürüyen canın musahibine ve yakınlarına uzatılır: “Rızalık toprağı”, mezara serpilerek “helalleşilir”. Helalleşme erkânının tamamlanmasından sonra küreklerle, sürekli el değiştirilerek toprak mezara doldurulur. Küreğin “el değiştirmesi”, elden ele değil, yere bırakılıp-yerden alma biçiminde gerçekleştirilir. Mezar toprak ile dolduktan sonra üçlü ya da onikili Çerağ (mum, delil), hizmet sahibi pir gülbangını verdikten sonra uyandırılır. Uyandırılan çerağlar mezarın baş tarafına yerleştirilir. Bir başka hizmetli getirdiği bir sürahi suyu “enlemesine” olmak üzere ayakucuna-ortasına ve baş tarafına döker. Sürahide kalan sudan “Bismişah! Ya Hızır!”, diyerek çerağların dibine üç damla damlatır. Pir gülbank verince erkân sırlanmış olur.
21 Hakk’a yürüyen canın musahibi, eşi ve yakınları mezarın sol başında ve biraz açıkta yarımay biçiminde saf tutup dâr’a dururlar. Başta hizmet sahibi pir olmak üzere törene katılan tüm canlar niyaz ederek onların acısını paylaşırlar, yani baş sağlığı dilerler. Böylece cenaze erkânı tamamlanmış olur.
22 Notlar 1 Duyularla algılanan dünyayı aşan; bu anlamda varlıkötesi; içkin karşıtı: Alevilik belirleyici anlamda vahdet-i mevcutçudur. Doğal olarak “neden-sonuç” ilişkisinde, “somut” durumdaki sonuca önem verir. Somut bir sonuç yoksa “neden” de yoktur; somutluk anlamında sonuç varsa “neden” vardır ve “Dört Kapı Kırk Makam” eğitimi alınarak “keşfedilir”. 2 Alevilik, insanın aklı ve doğanın aklı üzerine yapılanır: Doğanın aklı üzerine yapılanma “Tanrı-Doğa-İnsan” üçlemesiyle; insanın aklı üzerine yapılanma “Hak-Muhammet-Ali” üçlemesiyle anlatılır. Birinci üçleme Doğa-tanrıcılık, ikinci üçleme İnsan-tanrıcılık anlayışının bir dışa vurumudur; birinci üçlemenin sonunda doğanın aklı, “doğa-tanrı”; ikinci üçlemenin sonunda insanın aklı, “insan-tanrı” olarak somutluk kazanır. Aklın sesine kulak vermek durumundayız: Çünkü akıl, dikkatli bir yönetici, sadık bir yol gösterici ve bilgili bir danışmandır; karanlığın içindeki aydınlıktır. Akılla “akraba” olunsa bile aklın “kan kardeşi” bilgi’den yoksun olunursa, yani aklımızı “biriktiremezsek” kendimizi savunmakta zorlanırız. Açık konuşursak “bilgi” aklın “tanığı”dır. Akıl ve öğrenim, ruh ve beden gibidir: Akıl, Yaşam’ın kaynağıdır ve Gerçeği gösteren bir “şamandıra”dır. Bu nedenle ruhumuz bedenimizi, bedenimiz de ruhumuzu “düşmanını” izler gibi izlemelidir: Çünkü, bilincimizin buyruklarına uymayı öğrenmedikçe kendimizi yönetemeyiz. Hatanın bedenimize,
23 bedenimizden içimize nereden “giriş” yaptığını saptamamız gerekir: Saptayalım ki “çakış” kapısının “geniş” tutabilelim. 3 Özünde Alevi tasavvufunda “yaradılış” yoktur; varlığa geliş, varlaşma, varoluş vardır. Ne var ki varoluş tasarımları yakın çağlarda derlendiği için Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi tektanrıcı dinlerin etkisiyle yaradılış tasarımları durumuna dönüşmüştür. Ancak örtü kaldırıldığında eski tasarımların ipuçları rahatlıkla gözlenebilir. Alevi felsefesi, Tanrı-doğa-insan ilişkisini: Tanrı’dan çıkıp yeniden Tanrı’ya dönen bir çevrim üzerinde açıklar. Tanrı’nın kendi özünden fışkıran, taşan ışığın dönüşümler geçirerek ve bu yolla kendi kendine yabancılaşarak evrende, gözle görülebilir biçimler aldığını savunur. Bu bağlamda Tanrı’nın çocukları olarak algılanan hava, su, toprak ve ateş somutluk kazanır. Tanrı kendisini doğal elemente/saf cevhere, yani su, hava, ateş ve toprağa, koşutunda sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlığa taşımakla bir bakıma, “aşkın” varlığını yadsımış olur. Gizilliğini kendi içinde taşıyan bir önceki konaktan/aşamadan/ basamaktan bir sonraki konağa/aşamaya/basamağa geçen nesnel süreci, yönlendirmek şöyle dursun, onun nasıl olduğunu bilmekten bile acizdir. Deyim yerindeyse Tanrı, bir dünya cahilidir. Cahili olduğu bu “dünyayı” tanımak/bilmek, kendi “cehaletine” son vermek için Tanrı, tanrısal özü en çok içeren yani en çok Tanrı olan insana gereksinim duyar. Genelde insan, özelde kâmil insan aracılığıyla inançta, geçici görünür gerçekler dünyası olarak kutsanan, gerçekte ise varlık ve olgu anlamında maddi özellikler gösteren öğelerden oluşan bir nesnel süreçten başka bir şey olamayan bu dünyayı tanıma/bilme olanağına kavuşur.
24 4 Anadolu Aleviliğinin inancında bu dünya geçicidir; bu dünyada gerçekleştirilemeyen özlemlerin, dileklerin gerçekleştirilmesi için hayal yoluyla kurgulanan, düşlenen öbür dünya da geçicidir. Çünkü, aslı geçiciyse izlenimleri de geçici olmak zorundadır; aslı yokolursa izlenimleri de yok olacaktır. Kişi terk-i dünya aşamasını yaşama geçirirken, yani kendi ruhunu/ bilincini kendi “beden kimliğinden” ya da doğayı kendi “nesne kimliklerinden” özgürleştirirken, beden ve nesne kimlikler ölçü alınarak kurgulanan “öbür dünya” kurgusundan özgürleşir. Kaldı ki özlemlerin, dileklerin yerine getirilmesi, haksızlıkların ortadan kaldırılması için “öbür dünya” olarak algılanan bir “düş” evrenine de gerek yoktur. Cennet yaratılacaksa bu dünyada yaratılmalıdır. Alevi inancında “öbür dünya” denilen şey “nesneden” ya da “bedensel olan”dan “sıyrılan” ve çok ince bir “ışık gücü” olarak algılanan ruhların/canların oluşturduğu evrendir. Duyulardan çıkan yargılar yanılmalara yol açtığından “görünen evren”in, ötesinde görünen evren veri alınarak yaratılan görünmeyen düş evreninin “gerçek” olduğu sanısını yaratır. Anadolu Aleviliğinde ölmek yoktur: Ruh, bir bedenden diğer bir bedene taşınmaktadır. Aslında taşınan ruh, bilinç ya da can olarak algılanan bir “enerji” akışından başka bir şey değildir. “Hakk’a yürüme bu enerjinin bir gövdeden başka bir gövdeye geçişidir; bir gövdenin başka bir gövdedeki enerjiyi alışıdır”. İnsan bu durumdan yararlanmalıdır: Bir madde olan gövdenin erki, enerjisi “boşalmadan”, onu yeni bir erkle, enerjiyle daha açık bir anlatımla bilinçle doldurarak “diriliği” sürdürme olanağını yakalamalıdır. 5 Zâhir ölçü alındığında “beden canın gölgesi”dir; bâtın ölçü alındığında ise “can bedenin gölgesi”dir. Canın gölgesi beden, bedenin gölgesi can ise eğer “ölüm” dediğimiz şey “can gölge25 sinin” iptalidir. “Ölüm”, son âşıktır; hiçleştirilerek “kusursuzlaştırılmış” yaşamın kendisidir ölüm. Hiçliğin gölgesi “yaşam” olduğuna göre ölüm yaşama âşıktır. Bir şeyi beden ve nesne kimliğinden “arındırmak”, o kimliği ya da şeyi kusurlarından da arındırmak anlamına gelir. Demek ki “can”, kusurdan uzaktır; Canan da kusurdan uzaktır. Ölüm, “doğa olmayan doğa” anlamında kusursuz candır. Tanrı, kusursuz olarak algılanan “canların toplamı”dır: Biz O’na “birikmiş can” diyoruz. Doğa ile “doğa olmayan doğa” nasıl bir ve aynı şey ise yaşam ve ölüm de bir ve aynı şeydir: Irmak ve denizin bir olması gibi. İnsan olanaklarını gerçekleştirmeye çalışarak yaşar, öldüğünde ise bizden sonraya yeni bir yaşam bırakır: Demek ki insan öldüğünde “doğar” ve bütün bir yaşamı başkalarına sunar. 6 Alevilikte “bilinç-inanç”, duyu organlarından aldığımız algılarla ürettiğimiz ve bedenimizin dışına taşıyarak canlı- cansız doğanın “hafızasına” kaydettiğimiz şeydir. Hakk’a yürüme durumunda canımızın ve bedenimizin “uzağında” bulunduğu için “zarar” görmeyen “bilinç-inanç” kaydedildiği yerlerden “derlenerek” yeni bedenlere taşınır; yeni bedenler bilince-inanca “katkılar” yaparak kendi dışına taşır, doğanın “hafızasına” kaydeder. Bu süreç kesintisizlik kazanırsa bilinçinanç “sonsuza” değin yaşar. 7 Pir-mürşit durumunda bulunan erkek ya da kadın can; bu kimlikler yoksa orada hazır bulunan herhangi bir can. 8 Alevi kültüründe “gönül gözüyle-can gözüyle görmenin” ikili bir anlamı vardır: Birincisi, özelde “beden-ten gözü” dışında kalan diğer duyu organlarımızı, yani kulağımızı, tenimizi, burnumuzu, dilimizi, genelde tüm vücut organlarımızı “göz”
26 durumuna getirmek ve onlarla görmektir. Örneğin baklavanın tadını ten gözümüz değil dilimiz görür; çiçeğin kokusunu ten gözümüz değil burnumuz görür. Hakk’a yürüme durumunda “beden-ten gözümüz” ile birlikte bu “gözlerimiz” de kapanır-görmez olur. İkincisi, yaşarken bedenimizin dışına taşıyıp canlı-cansız doğanın hafızasına kaydettiğimiz bilincimiz- inancımız “göz olup görür”; bizi izler-bize tanıklık eder. İşte Hakk’a yürümekle “kapanmayan-açık kalan göz” budur. 9 Yol doğumunda “baba” pir-mürşit-rehber, yani öğretmendir: “Ana” ise taliptir-derviştir, yani öğrencidir. Gebe kalan organ, “gönüldür”. Gönülde büyüyen çocuğu adı “sözdür ya da harftir”. Söz ya da harf “ağızdan doğar”; demek ki ağız, bir “doğum organıdır”. Doğum gerçekleşir gerçekleşmez, söz ya da harf “eyleme” geçer: “Ses” olur. İşte bunu gerçekleştirebilirsek “içimizi dışımıza taşımış”, vahyin bâtıni anlamını yaşamın “yaşama güçlerine” dönüştürmüş oluruz. 10 Çevremizi sardığı denli bedenimizi de içine alan “doğa”ya karşı ilişkilerimiz ya doğrudan “gözleme” dayanarak ya da “dinsel öğretilerde” belletildiği, felsefi tasarımlarda gösterildiği biçimde oldu. Bu noktada farklı algılanışlar ortaya çıktı: a) İnsan, kendini doğanın bir parçası kabul etti; karnını doyurmak ya da kendini korumak için öldürür, yaşar ve ölürdü; öldüğü zaman kendi bedenini diğer bitki ve canlılara “yem” olarak sunardı. Bu algılanış, tüm ilksel tasarımlarda egemendir; doğal olarak “zorunlu” karşıtlara dayanır; iyi olan kötü, kötü olan iyi olabilir. b) Bu gelenek sonraları iki açılım gösterdi: 1. İçinde “zararlı bir alan” olduğuna inanılan “doğa” insana düşman sayıldı; beden doğanın bir parçasıydı ve “ruh”un
27 kimliklendirilmiş biçimi olarak algılanan insana o da düşmandı; “ruh”un ve bedenin, ötesinde doğanın eğilimleri “karşıt” olarak tasarımlandı; “ruh”un eğilimleri “iyi”, bedenin eğilimleri “kötü” idi ve kötü “Şeytan” olarak algılanıp kimliklendirilerek öne çıkarıldı. Bu açılım sonraları tektanrıcı dinsel tasarımlarla yer yer özdeşleşti. Çünkü doğal olandan, bedenden bir “uzaklaşma”, “sapma” idi. 2. “Doğa” ve doğanın bir parçası olan “beden”, ötesinde “doğanın aklı” ve “bedenin aklı” hatasız kabul edildi; “doğa” ve “beden” değişerek/dönüşerek “önsüzden-sonsuza” akıyordu; bedenin ve doğanın yapısında var olan “karşıtlar”, doğanın ve bedenin varlığa gelmesi için koşuldu; bu nedenle “karşıtlardan” birini “iyi”, diğerini “kötü” olarak tanımlamak yanlıştı. Hatayı, “bedenin düşüncesi”nin, doğanın verdiğinin ötesinde yarattığı “ruh” ya da “bilinçte” aramak gerekirdi. İyi ve kötü, doğru ve yanlış buradaydı. İnsan kendini bilmek, yani bedenin ve doğanın “bilgeliyle buluşmak”, iyiyi ve kötüyü ayırdetmek durumundaydı. Açılımın mantığı gereği, “ruhlar”da ya da “bilinçler”de var olan “olumsuz” yan, “kötü” yan Şeytan olarak kimliklendirildi ve öne çıkarıldı. İlksel tasarımların devamı durumundaki bu anlayış tektanrıcı dinsel tasarımlara karşı “direnmiş” bâtıni zeminde yani Alevi-Bektaşi zeminde günümüze kadar taşınmıştır. Aleviler-Bektaşiler “bedeni ve doğa”yı felsefelerinde böyle okumak durumundadırlar. 11 Alevilikte “öz”, vahdet-i mevcut anlayışı gereği “doğa olan özdür”. Deneyüstü ya da doğa olmayan bilinç “kutsal farkındalık” olarak algılanır. Deneyden “bağımsız” olduğu için “deneyüstü öz” -”deneyüstü bilinç” ya da “doğa olmayan öz”“doğa olmayan bilinç” acı çekecek bir içerik değildir; buna karşın, “ta28 nık-bilinçtir”. “Tanık öz” acı çekmez; buna karşın deneysel özdeneysel bilinç ya da doğa olan öz-doğa olan bilinç acı çeker. Bu nedenle Anadolu toprağı, “acı çekme sorununa bir çözüm bulma” amacına yönelmiştir. Vücudun ve algıların “sahibi” olan deneysel bilinçten ayrı tutulan ve “deneyüstü bilinç” “doğa olmayan bilinç” olarak tanımlanan “tanık” gerçeklik “metafi - zik bir hayalet” değildir; tam tersine “doğa olmayan” fi zik bir “sırdır”. Doğanın ve insanın aklını kullanarak, nesne ve birey kimliklerinden “soyulmuş” doğa olmayan “doğanın” ayrımına varılması durumunda ortaya çıkan “özgürlük”, deneyimlenen somutluğun ve deneyimsel düşüncenin “zincirlerinden” kurtulmuş özgür olma halini anlatır ki amaçlanan da budur. 12 Alevilikte cenaze törenindeki “yıkama erkânı”, etkilendiği kimi kaynak kültürlerin izlerini taşır. Örneğin “su tapımı”nın yaygın olduğu Asya topluluklarında su, hem yüzey kirliliğini temizleyen hem de insanı günahlarından arındıran “kutsal sıvı”dır. Günah nedeni kimlik “şeytan” olarak algılandığı için su, şeytanın “düşmanıdır”; suyun değdiği yerden şeytan “kaçar”. Aynı durum Zerdüştlükte de vardır: Avesta’nın ilgili Vendidad bölümlerinde açıklanan, cesetten kötü güçlerin kovulması, bu yolla ölenin ruhunun temizlenmesi törenine “su” başa değdirilerek başlanır: Su başın ön kısmına değdiğinde şeytan, iki kaşın arasına kaçar. Su iki kaşın arasına değdiğinde şeytan, başın arka kısmına kaçar. Su başın arka kısmına değdiğinde şeytan, alna kaçar. Alna değdiğinde sağ kulağa; sağ kulağa değdiğinde sol kulağa; sol kulağa değdiğinde sağ omza; sağ omza değdiğinde sol omza; sol omza değdiğinde sağ dirseğe; sağ dirseğe değdiğinde sol dirseğe; sol dirseğe değdiğinde sağ memeye; sağ memeye değdiğinde sol memeye; sol memeye değdiğinde sağ tarafa; sağ tarafa değdiğinde sol tarafa; sol tarafa değdiğinde sağ kalçaya; sağ kalçaya değdi29 ğinde sol kalçaya; sol kalçaya değdiğinde sağ baldıra; sağ baldıra değdiğinde sol baldıra; sol baldıra değdiğinde sağ dize, sağ dize değdiğinde sol dize; sol dize değdiğinde sağ ayak bileğine; sağ ayak bileğine değdiğinde sol ayak bileğine; sol ayak bileğine değdiğinde sağ ayak tabanına; sağ ayak tabanına değdiğinde sol ayak tabanına; sol ayak tabanına değdiğinde sağ ayak başparmağına; sağ ayak başparmağına değdiğinde sol ayak başparmağına uçar. Bu aşamada şeytan, temizlenmemiş olan sol ayak başparmağının ucuna çekilir. Bedeni terketmek istemez; geriye dönüp topuğu havaya kaldırmaya çalışır. Buna izin vermemek için sağ ayak başparmağı ile sol ayak başparmağı bastırılır. Geriye dönemeyen şeytan cesetten ayrılır. 13 Genel kabul gören anlayışa göre biyolojik yaşının son dönemine ulaşanlar Hakk’a yürüme gömleğini (bâtın gömleğini, yolculuk gömleğini, ahiret gömleğini, yakasız gömleği, kefeni) önceden hazır ederler: Erkek için boyuna göre 5 kat, kadın için boyuna göre 7 kat olacak biçimde bez alınır. Hem başından hem de ayakuçlarından 40 cm kadar geçecek biçimde ortadan ikiye katlanılmış bez biçilir; ortasından insan başının geçeceği kadar yuvarlak delik açılır; buradan başı geçirilerek gömlek gibi bedene giydirilir. 14 Bedenin sarılması için hazırlanan bezlere “sargı, sargı bezi” ya da “bağlama ipi” adı verilir: Sargılar, 10 cm eninde ve 150 cm boyunda bez parçalarıdır. 15 Sünnilikteki “salavat verme”nin Alevilikteki karşılığı “anma-anımsama”dır: Sünnilikte Arapça anlamlar olumlanır; bu bağlamda “salat” dua, “salavat” ise dualar demektir. Alevilikte Arapça anlamlar olumsuzlanır; bu bağlamda “salat” 30 gülbang (hayırlı), “salavat” gülbanglar (hayırlılar) demektir. Salat, Sünni zeminde “namaz”, Alevi zeminde ise anma biçiminde kurallandı. Bu nedenle Alevi inanç uygulamasında salat “namaz” anlamında, salavat da peygamberin “resullüğünü” kutsama anlamlarında kullanılmaz. Tam tersine Muhammet ve Oniki İmamlar anılarak-anımsanarak kutsanır. Bu nedenle herhangi bir “düvazimam” okunarak erkân yerine getirilir. 16 Camilerde namaz kılınırken üstüne tabutun konulduğu, Kıble doğrultusuna uyarlanmış, yüksekçe, masayı andıran “musalla taşı”, tektanrıcı dinlerin tanımladığı anlamıyla bir “kıble topluluğu” olmayan Alevilerce kutsanmaması gerekir. Bunun yerine “helallik meydanı”nda, helallik erkânı sırasında üzerine Tanrı’ya, bu anlamda Doğa’ya sunulan “sungu” anlamında tabutun konulduğu, Kerbelâ yönüne uyarlanmış, yüksekçe, masayı andıran “sunak taşı” olumlanır. 17 Hakk’a yürüyen her canın cenazesi için bir “cenaze niyazı” yapılır. Niyaz ayakta, dört tekbir getirilerek gerçekleştirilir. 18 Alevi inanç uygulamasında tekbir “Hak-Muhammet- Ali”dir: Ne yazık ki tarihsel sürecinde devlet baskısı ya da toplumsal baskı sonucu Ortodoks İslamiyet’in, yani Sünniliğin “Allahu Ekber!”, biçimindeki tekbiri Alevi inanç uygulamasına taşınmıştır. Haldeki Alevi inanç uygulamasında “ilerici-demokrat” geçinen kimi dedelerce ötesinde örgütlerce benimsenmesi acıdır.
31 Seçilmiş Kaynakça Esat Korkmaz, “Cenaze Erkânı”; Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı tarafından 2–3 Nisan 2005 tarihinde düzenlenen “Alevilikte Cem, Cenaze, Kurban” konulu sempozyuma sunulan bildiri; Serçeşme Dergisi; Sayı: 10; İstanbul, 2005. Esat Korkmaz, Eski Türk İnançları ve Şamanizm Terimleri Sözlüğü, Anahtar Kitaplar Yayınevi, İkinci Baskı, İstanbul, 2007. Esat Korkmaz, Zerdüştlük Terimleri Sözlüğü; Anahtar Kitaplar Yayınevi; İstanbul, 2003. Haşim Kutlu, “Hakk’a Yürüyen Can İçin Erkân”, Serçeşme Dergisi, Sayı: 20, 21, 22, 23 ve 24; İstanbul, 2006. Kemal Soyer, “Hakk’a Yürütme Töreni”, Serçeşme Dergisi, Sayı: 36; İstanbul, 2007 Rıza Yetişen, Tahtacı Aşiretleri/Adet-Gelenek ve Görenekleri; Memleket Matbaacılık; İzmir, 1986. |